Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
Amerikalılar değişim istiyor Amerikalılar değişim istiyor. Iowa'da başkan adaylarını belirlemek için yapılan önseçim, herkesin ihtiyacı olan bir ABD'yi açığa çıkardı: Halk, Bush yıllarını aşmak istiyor Bu yıl yapılan değişikliklere rağmen Amerikan başkanlık seçimleri hâlâ bir maratonu andırıyor. Adayların Iowa önseçimlerindeki kazanma yüzdeleri pek öyle etkileyici sayılmazdı. Barack Obama oyların yüzde 38'iyle Demokrat yarışını kazandı, Mike Huckabee yüzde 34'le kazanan Cumhuriyetçi oldu. İkisi de beklenmedik zaferler değildi, fakat ikisi de karşılarındakilere nakavt yumruğu atmış değil. Rakipleri canlı, güçlü ve başka bir rauntta kazanmaları mümkün. Ayrıca Iowa'da yenmek veya yenilmenin ulusal sonucu öngörmeye pek yardımı yok. Ronald Reagan ve Bill Clinton gibi 'doğal kampanyacı'lar, iki dönem başkanlık yapmadan önce Iowa'da kaybetmişti. 2008 seçimleri de Obama'yla Huckabee arasındaki bir yarıştan ziyade, Hillary ile Rudy Giuliani arasında uzun süredir beklenen rekabete sahne olabilir. Fakat bariz sonuçlar da var. Demokratların adayı ya siyahi bir adam olacak ya da bir kadın ve bunun siyahi Obama olma şansı arttı. Iowa'daki üç ayrıntının bir sonraki New Hampshire oylamasında da tekrar ederse manidar olacak. Birincisi, Clinton'ı desteklemesi beklenen kadınlar, daha çok Obama'ya oy verdi. İkincisi Obama, Hillary'yi bağımsızlar arasında kolayca arkasında bıraktı. Üçüncüsü, Obama yeni ve genç Demokrat seçmenlerin açık farkla tercih ettiği adaydı. Hillary birçok açıdan etkileyici. Ama Iowa'daki oy oranı, birçok Amerikalının ona ısınamadığını açıkça gösterdi. Demokratların bu kez gerçekten kazanacak bir aday seçme kararlılığı göz önüne alındığında, üstün gelmek istiyorsa Hillary New Hampshire'da kendine gelmeli. Sonuç ne olursa olsun, bu, Obama ve Hillary gibi merkezi mesajlar veren iki donanımlı aday arasında geçecek bir Demokrat-Demokrat yarışına dönmeye başladı. Kırsal bir eyalete göre hazırlanmış popülist mesajıyla Iowa'da kazanmak için her şeyini ortaya koymuş John Edwards kaybetti. İkinci olmak yeterli değil. Artık yarışı sonuna dek götürmeye yetecek hız, para ve organizasyonu toparlayamaz. Dördüncü Bill Richardson'ı da aynı kader bekliyor. Joe Biden ve Chris Dodd şimdiden yarış dışı. Demokratlar açısından Iowa'dan çıkan tek net mesaj, bu yıl sola doğru bir 'yalpalama' olmayacağıydı. Sağın durumuysa iyice belirsiz. Huckabee Iowa'da birçok olumsuzluk sayesinde kazandı, en başta Mormon Mitt Romney geliyordu. Ama olumlu bir nedeni de vardı, Huckabee Bush'un siyasi tabanı olan muhafazakâr ve evanjelik Hıristiyan oylarını alabildi. Şimdiki soru, Huckabee'nin hoş tavırları sayesinde, 1988'de Iowa'da geniş oy alan (evanjelik rahip) Pat Robertson'dan daha başarılı bir biçimde bu tabanın ötesine geçip geçemeyeceğiyle ilgili. Bu gerçekleşmezse, Huckabee'nin ana rolü, John McCain veya Giuliani'nin öne geçmesine izin vererek Romney'nin umutlarını söndürmekle sınırlı kalır. Iowa hepimizin ihtiyacı olan bir ABD'yi açığa çıkardı: Bush yıllarının, hatta belki Clinton yıllarının bile ötesine geçmeye çalışan bir ülkeyi. Iowa'da tüm adaylar için en önemli kelime 'değişim'di. İki partiden de statükonun adayı olarak ortaya çıkan olmadı. Bu durum Demokratlara yarayacak. Başkanlığa giden yol dönemeçlerle dolu da olsa, Iowa'dan çıkan mesaj dikkat çekici. Ocak 2009'da Beyaz Saray'da siyah bir adam olabilir: İçki servisi yapmak için değil, Oval Ofis'te oturmak için. (Başyazı, 5 Ocak 2008)

yirminci yüzyıl tarihi

20. âsır tarihi

Nevrozla psikoz arasında futbol PAZAR YAZARLAR

 

 

Nevrozla psikoz arasında futbol    

Bizim çocukluğumuzda iki kitap okumuş bütün gençler siyasetle uğraşırdı. Akıllı adamlar öyle topla mopla uğraşmaz, solculukla iştigal ederdi.

Spor kitleleri uyuşturur, bilinçlenmeyi geciktirirdi. Spor aptallar içindi. Ben hem elinden kitap düşürmeyen, hem de sporu seven bir çocuk olduğumdan, biraz da utanarak severdim sporu. Ben sporu yapmayı da, seyretmeyi de, takım tutmayı da sevdim hep. İdmanları, deplasmanları, soyunma odalarını, maç anındaki konsantrasyonu, kazanmayı, hatta kaybetmeyi... Hepsini sevdim ben. Spora dair ne yaşadıysam sevdim.

Çocukluğumdan beri lisanslı oynamanın, şampiyonlukların ne demek olduğunu gördüm, sonra da hiç bırakmadım sporu. Bunu çocuklarımın kafasına da kazıdım: Sporun çok ciddi bir hayat dersi olduğunu, bu sayede başarının milim milim çalışarak edinildiğini, terlemeden hiç bir şeye sahip olunamadığını anladılar, üstelik de hayatta alabilecekleri en büyük hazlardan birisinin spor olduğunu gördüler. Sporun ‘meritokrasiye’, yani hiç bir torpilin işlemediği, sadece hak edenin yükselmesine dayalı bir tecrübe olduğunu gördüler.

IRKÇI COŞKULAR

Paris’te ve iki kültürle büyüyen çocuklarım Euro 2008 çılgınlığını Fransa’da yaşadılar. Daha ilk maçlardan itibaren Fransa’yı değil, Türkiye’yi tutmaya karar verdiler. Nedenini sorduğumda on yaşındaki oğlum, ‘Türkiye’nin kazanmaya daha çok ihtiyacı var da ondan ‘dedi. Maçlarda arkadaşlarını eve toplayıp onlara da Türkiye’yi tutturmayı başardılar.

Düşündüm. Eğer Türkiye’de oturuyor olsaydım, böyle bir zevk almazdım büyük ihtimalle onların bu hallerinden. Çünkü bunu Türkiye’de, futbolun etrafında ortaya çıkan o histerik ruh haliyle yaşamadılar.

Birbirinin kafasında karpuz kırmaktan havaya silah atmaya, ırkçı coşkularla ‘işgal-topa tutma-yakma-yıkma-gebertme’ lisanına, bayrağa tapmaktan marşlarla sağını solunu yırtmaya kadar giden davranış bozuklukları benim psikolojik normallerime girmiyor. Milli maç günlerinde, nevrozla psikoz arasında, ırkçı-maço-faşist, yani her türlü ayrımcılığı barındıran acayip bir yerlerde gezinen insanları sevmiyorum.

Oysa maç seyrederken çocuklaşmak, sadece çocuklukta olan, sonra kaybedilen o ‘kendini tam konsantrasyonla oyuna verme’ hali, naif ve saf bir şekilde ‘oyun oynama’ zevki kıymetli bir his. İçine şoven söylemler karıştırmadan.



29.06.2008

 

Fethullah Gülen dahil herkesin rahatça yaşayacağı bir Türkiye’den söz ediyorum Yasemin Çongar

 

 

Yasemin Çongar
 
E-Mail Gönder

 

 Fethullah Gülen dahil herkesin rahatça yaşayacağı bir Türkiye’den söz ediyorum Yasemin Çongar

 

 

Kültleri yenilerini yaratmadan kırmak

Kolay bir başlık değil bu.


Bir kere, kelimelerdeki k’lar, y’ler insanın dilini zorluyor.
Ayrıca, anlamı da karışık.


“Kültleri kıralım, yeni kültler de yaratmayalım” sözünün yalınlığından uzak mesela.


Zira çifte çağrı yapma derdinde değilim; birbirinden ayrı iki olgudan ziyade, iç içe süreçlerin belirlediği tek bir olgudan söz ediyorum.


Yerine yenisi konan bir kişilik kültünün asla kırılmayacağını anlatmak istiyorum aslında.


Ve bakın yine k’lar, y’ler bırakmıyor peşimi.
Belki Kruşçef yardım edebilir bana.


Nikita Kruşçef’in 1956’da, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Yirminci Kongresi’nde yaptığı o “gizli konuşma”, meramımı anlatmama yarayabilir.


Benim gibi, beyni ilk gençlik yıllarından itibaren Sovyet resmî tarihiyle yoğrulmuş olanlar varsa aranızda, iyi bileceksiniz.
Kruşçef’in o konuşmasının, otuz yıl arayla “ihanet” ve “açılım” sarkacında algılandığını hatırlayacaksınız.


O konuşmasında, Marksist-Leninist ruhtan dem vurup bir kişiden bir süpermen, hatta bir tür tanrı yaratmanın sakıncalarına dikkat çekmişti Kruşçef.


Bunu yaparken hedefi, Josef Stalin’in kendi eliyle ve sistemin desteğiyle yaratıp milyonlarca insana mal ettiği kişilik kültünü kırmak, Sovyetleri esir alan Stalinizmi yıkmaya başlamaktı.
Ne var ki, Kruşçef’in “ihaneti” ya da “reformculuğu” fazla sonuç vermedi.


Zira Stalin’i eleştirirken “devrimin, devletin ve halkın gerçek lideri” dediği Vladimir İlyiç Lenin’in Sovyet dimağındaki yerini sağlamlaştırmaya uğraşıyordu.


Bir külte balta vurmanın ancak bir başka külte harç dökmekle mümkün olacağını düşündürten yarım cesareti, Kruşçef’in elini kolunu bağlamıştı.


Bu yarım cesaret, hem Sovyet vatandaşlarını hem de dünyanın dört yanındaki Sovyet rejimi hayranlarını bağladı; yüz milyonlarca insan daha 30 yıl kadar bir kişilik kültüne tutsak yaşadı.

***

Ben şuna inanıyorum.


Bir kimya deneyi yapmamız mümkün olsa ve Türkiye’de yaşadığımız tüm siyasi sorunları uzun ince bir tüpe yerleştirip elementlerine ayırsak, çok da kalabalık bir periyodik cetvel elde etmeyiz.


Ve sanırım, o periyodik cetveldeki elementleri “klişeler”, “tabular”, “kültler” diye kendi aralarında gruplamamız hiç de zor olmaz.


Kişilik kültüne yatkın bir toplumuz biz.


Mustafa Kemal’in en başta kendi eliyle ve sistemin desteğiyle yarattığı, zamanla milyonlara mal olan “Atatürk” kültü, bunun en birinci örneği.


Memleketin her şehrinde, her kasabasında heykeli olan; her devlet dairesine, her okula fotoğrafları mutlaka asılan bu büyük lideri, kültleştirmekle aslında küçülttüğümüzü, ölümünden 69 yıl sonra hâlâ anlamamamızdan daha iyi bir zihinsel tutsaklık örneği düşünemiyorum.


Bırakın, Atatürk’ü açıkça eleştirmeye ya da sevmediğini söylemeye kalkışanları, onu gerçek bir insan gibi algılayıp anlamaya çalışanlar bile, suç sınırında gezindiğine göre vay halimize.


Öyle ya Atatürk devrimlerinin “travma” yarattığını söylemenin bile travma yarattığı bir ülkenin çocukları post-travmatik sendromdan kendini nasıl kurtarsın...

***

Foreign Policy ve Prospect dergilerinin dünyanın en önemli entelektüellerini seçtiği ankette, ilk on sırayı Müslümanların, en tepe noktayı da Fethullah Gülen’in alması Batılıları şaşırtmış.
Beni şaşırtmadı.
İnternette bir kutuyu tıklayarak Fethullah Gülen’i liste başı yapmanın içten içe bir tutsaklık yansıttığını düşündüm; saygının sevginin tutsaklığa dönüştüğü o noktayı iyi tanıdığımı anladım.
Ama Atatürk’e, ama Lenin’e, ama Deniz Gezmiş’e, ama Adnan Menderes’e, ama Müslüm Gürses’e, ama Fatih Terim’e...
Bu ülkede, şu ya da bu düzeyde, kişilik kültüne tapınmaktan payını almış herkes için tanıdık bir duygu bu.
Fethullah Gülen’i liste başı yapma çabasının, diyelim ki Time dergisinin anketine katılıp Atatürk’ü “gelmiş geçmiş en büyük lider” seçtirme çabasından sahi ne farkı var?
Bir farkı varsa belki, onu da Fethullah Gülen’in ağzından, dünkü Zaman’da okudum:
“İnsan başkalarının ‘birinci, ikinci, üçüncü...’ demesiyle birinci, ikinci, üçüncü olmaz; fakat, eğer bazı çevreler, bir insanı yerden yere vuruyor ve onu sürekli sıfırlıyorlarsa, işte o zaman onu belli numaralara yerleştirmeye kadirşinaslık nazarıyla bakılabilir.”


Bu cümle üzerine çok düşündüm; içindeki derin incinmişlik duygusunu sanırım anlayabildim ve saygı duydum.


Dileğim, ne Fethullah Gülen’i ne de bir başkasını sevenlerin, kadirşinaslık adına bile olsa, sevdikleri şahsı belli numaralara yerleştirme yarışına girmesine gerek kalmayacak bir Türkiye’de yaşamak.


Fethullah Gülen dahil herkesin rahatça yaşayacağı bir Türkiye’den söz ediyorum.  

27.06.2008

 

Rakipsiz yönetmek

 

 

Murat Belge
 
E-Mail Gönder

Rakipsiz yönetmek

 

 

 

 

Rakipsiz yönetmek

Askerlik, savaşmanın mesleğidir.

Savaş da, bir ‘yabancı’ ülkeye karşı yapılır.

Bu nedenle, böyle olmayanını

ayırt edebilmek için ‘iç’ savaş gibi

terimler kullanıyoruz.

Birkaç zamandır kamuoyunun ilgisini üzerinde toplayan ‘Destek Planı’ ya da tam adıyla söyleyecek olursak, ‘Bilgi Destek Faaliyeti Eylem Planı’, Türkiye’de ordunun dikkatinin büyük kısmının ‘dış’a, bir veya birkaç ‘yabancı ülke’ye dönük olmadığını, ‘İç’e, Türkiye toplumunun kendisine dönük olduğunu ve ‘yönetme’ sorunsalı üzerinde odaklandığını gösteriyor.

Dünyada orduların ‘yönetme’ sorunsalına tamamen uzak, yabancı kaldığını söyleyemeyiz. Yakın tarih, ‘medeni’ sayılan ülkelerde değil ama geri kalmış dünyanın birçok ülkesinde askerî darbe örnekleriyle dolu. Latin Amerika askerî darbenin neredeyse ‘kronik’ bir olay haline gelmesiyle tanınan bir bölgeydi (ama artık orada da, yıllardan beri, yeni bir darbe olmuyor).

Gene de, ülkesini her durumda,

‘hazerde ve seferde’ yönetme

fikrini değişmez bir fikir olarak

zihnine yerleştirmiş, bundan bir

an vazgeçmemeye kararlı ve

kendine ait saydığı bu ‘Hak’kı hiç

kimse ile paylaşmama konusunda

da dediği dedik bir ordu bulmak

zordur. Ulus-devletin ordu eliyle

kurulduğu erken örnekler

Almanya ve Japonya; buralarda

uzun zaman ordu kendini önemli

siyasi kararların biricik sahibi gibi

gördü

(ve bunun sonucunda

ülkesini yıkıma ve felakete sürükledi).

Uzun zamandan beri her iki

ülkede de ordu medeni ülkelerde

gördüğümüz işbölümü içinde

kendisine tanınan yere döndü.

Bundan bir şikâyeti yok ve ülkeyi yöneten sivillerin hizmetinde

görevini yapıyor.

Onlardan sonra başka toplumlarda da ordunun benzer bir rol oynamaya hevesli olabildiğini gördük.

Pakistan ve Myanmar hemen aklımıza gelecek örneklerden.

Herhalde ikisinin de herhangi birine bir ‘model’ gibi görüneceğini düşünemeyiz.

Türkiye’de askerin her zaman dünya demokrasilerinde yadırganan bir ağırlığı olmuştur. Bu ağırlık demokrasilerde yadırgansa da Türkiye’de alışıldığı için sivil siyasi kadroların pek fazla itiraz etmeden benimsediği bir şey haline gelmiştir.

Ama zaten Anayasa’daki ‘Milli Güvenlik Kurulu’ gibi kurumlar, bu ağırlığı kurumlaştırmıştır.

Öyleyse, daha ne? Nedir yetmeyen? Sözkonusu belgede geçen şu ibarelerin anlamı ve gereği nasıl açıklanır?

‘Kamuoyunun TSK’nın hassasiyet gösterdiği konularda kendi çizgisine getirmek, TSK hakkında yanlış fikirlerin gelişmesine mani olmak...’

‘TSK’nın milli değerlere gerçek anlamda sahip çıktığı mutlaka gösterilecektir...’ ‘TSK’nın çağdaşlaşmanın, bilimsel ve toplumsal gelişmenin öncüsü olduğu, demokratik değerleri çağdaş düzeyde yaşatan bir kurum olduğu, gelişmiş toplumların ordularının seviyesinde bulunduğu, topluma öncü olma konumunu sürdürdüğü... halk tarafından en fazla desteklenen kurum olduğu...’

‘...müzeler...

TSK’nın tarihini yansıtan ve diğer ordulardan farkını ortaya koyan...’

‘TSK görüşlerinin kamuoyuna ve ülke yönetiminde etkin olan kişi ve kurumlara iletilmesi temin edilecektir...’

Böyle akıp gidiyor. Bu satırlarda ‘biz yöneteceğiz’, ‘kamuoyunu kendi çizgimize getireceğiz’, ‘toplumun öncüsü biz olacağız’ iddia ve uğraşlarının yanı sıra ve onlarla eşit ağırlıkta, ‘Bu konum elden gidiyor mu?’ kaygısı da kendini hissettiriyor. Zaten bütün bu ‘yapacağız-edeceğiz’ faslı da o kaygının sonucu. Kaygının büsbütün yersiz olduğu da ileri sürülemez doğrusu.

Çünkü bir ordu kalkıp da ‘Toplumun öncüsü benim’ diyorsa, bu dünyada aklı başında, siyasetten ve sosyolojiden anlayan herkes öyle bir toplumun pek matah bir toplum olmadığını anlar. Bir ordu tutmuş ‘bilimsel gelişmenin öncüsü benim’ iddiasında bulunmuşsa, kimse o toplumun bilimine saygıyla bakmaz. Türkiye, doğrudur, uzun zaman bu gibi yargıların epeyce geçerli sayılacağı bir toplum olarak yaşadı. Bir toplumdan çok bir ‘kışla’ karakteri sergiledi. Ama neyse ki bu durum artık değişiyor, toplum kışla olmaktan çıkıp toplum olmaya başlıyor. Şüphesiz ki yaşanmış olan tarihin etkileri bugün dahi hissediliyor; hissedildiği içindir ki insanlar oturup böyle raporlar, böyle belgeler çıkarabiliyor ortaya. ‘Şu şu şu işleri şöyle şöyle yaparsak eski konumumuzu koruyabiliriz’ diyorlar. Diyorlar ama, yukarıda söylediğim gibi, bir yandan da kaygıdan geçilmiyor.

Dikkat neredeyse tamamen ‘içeriye’, iç siyasete dönük, demiştim. Bunu yapan da bu kaygı.

‘Düşman’ kavramı bile bu bağlama göre tanımlanmış belli ki. ‘TSK karşıtı fikir ve eylemleri ile bilinen sanatçı ve yazarların yıpratılması hedef alınacaktır’ diye bir cümle okuyorum. Hepsinin içinde sanırım en korkuncu da bu.

Kastedilen şeyin örneklerini hiç bilmiyoruz, hiç görmedik demek mümkün mü? Bir zamanın ‘andıç’ hikâyesi işte buydu. Bugünlerde de resmî toplantı yapıp ‘Soros’tan para alıyor’ demek, medyadaki uşaklara bu yolda yazı yazdırmak, kimin kiminle bağlantılı olduğuna dair deli saçması şemalar yayımlatmak, iki günde bir rastladığımız olaylar. Tabii o yukarıdaki cümlenin yakınlarında ‘Kanaat önderlerinin faaliyetlerinin maliyetleri doğrudan veya dolaylı olarak karşılanmasına ihtiyaç vardır’ cümlesini de görüyoruz. Böyle bir ihtiyacın varlığından bizim de şüphemiz yoktu.

Demokrasilerde ‘yönetim’ orduya verilmiş bir iş değildir. Bu gibi yöntemlerle kamuoyunu şartlandırıp toplumda sultanızı sürerek, bir kere ‘ordu’ olmaktan çıkarsınız. Kendi toplumu içinde onu bunu yıpratmayı hedef alan bir ‘ordu’ düşünülebilir bir şey mi? Bunların geçerli ve yürürlükte olduğu bir ülke hakkında bir ‘Demokrasi’ olduğunu söylemek mümkün mü?

‘Hedef kitle olarak tanımlanan siyasi ve etnik gruplarda ayrışmayı desteklemek ve birliği bozmak maksadıyla bu grup içindeki bazı kişilerle iletişim kurulacak, hedef kitlenin gücü azaltılarak TSK’yı yıpratma çabaları etkisiz kılınacaktır.’ Şu cümlenin anlattığı faaliyet tipini kendi ülkesindeki gruplara, kendi halkının oylarıyla seçtiği politikacılara vb. uygulamaya hazırlanan bir ‘ordu’ normal insan havsalasına sığar mı?

Nedir bu paranoya?

‘TSK’yı yıpratma çabaları’ diye karşımıza çıkan temcit pilavı nelerden oluşuyor?

Yani, TSK içinde birileri böyle

çalışmalar ısmarlıyor, birileri de şu

satırlarda havası az çok anlaşılan

çalışmalar yapıyor, bunlar hepsi normal, olması gereken şeyler.

Öyle mi? Ama ‘böyle şey olur mu?

Bir ülkede ordu denilen kurum böyle işler yapar mı?’

dediğinizde Kurumu yıpratmaya çalışan bir ‘ordu düşmanı’ olacaksınız.

Değil mi?

Öyle.

Söylenen aynen bu. İnsanları

böyle bir şeye inandırmanın yolu

da, olsa olsa, ‘silah zoru’

dediğimiz nesnedir.

28.06.2008

 

Solculuk ve dindarlık, zavallılık mıdır

 

 

Ahmet Altan
 
E-Mail Gönder

Solculuk ve dindarlık, zavallılık mıdır

 

 

Solculuk ve dindarlık, zavallılık mıdır?

Solculuk, taa Mustafa Kemal’in “sahte komünist parti” açtırmasından bu yana “devlet ve devlet yanlıları” tarafından hep kirletilmiştir.


Ciddi bir felsefi sisteme dayanan bu görüş, felsefi içeriğinden boşaltılmış, Marxism’in öğrenilmesi yasaklanmış ve sadece politika alanında kullanılan içi boş bir kavrama dönüştürülmüştür.


Bu anlamda, dinle solculuğun kaderi aynıdır.


Çünkü aynı oyun “dine” karşı da oynanmıştır.


Tasavvuftan, felsefi değerlerinden koparılan “din” de bu ülkede sadece “şekil” şartlarına indirgenmiş, özünden ve ahlâkından uzaklaştırılmış, politik bir silah haline getirilmiştir.


Tasavvufla Marxism arasındaki “tekliğe” dayalı benzerliği tartışabilecek bir solcuyla dindar bulmakta çekeceğimiz zorluk bile bu iki kavramın nasıl zihinlerde yer bulmasının engellendiğini bize gösterir.


Kabaca ifade edersek, Marxism, bütün evrenin “atomlardan” yapıldığını söyler.


Her varlığın özü tekdir ve aynıdır.
Tasavvuf ise tüm kâinatı “tanrının” yansıması olarak görür.


Onun bakış açısına göre de hepimiz aynı ortak “kudretin” parçasıyızdır.
Biri “atom” der, biri “tanrı” ama ikisi de kâinatın ve hayatın tek bir “kaynaktan” çıktığına inanır.


Sonra ikisinin yolları ayrılır ve hayatın mekanizmasını kendilerine göre açıklarlar.


Marxism, hayatın nasıl değiştiğini merak eder.


Solculuk, bu anlamda bir “değişim bilimi” olma iddiasındadır.
Biraz “basitleştirilmiş” bir anlatımı tercih ederek söylersek, Marxism’e göre hayatımızı değiştiren “üretirken kullandığımız aletlerdir.”


Üretim aracının kağnı olduğu bir hayatla, insanların üretimlerini buharlı makinelerle yaptıkları bir hayat birbirinden çok farklıdır.
Toplumun yapısı ve “sınıflar” kullanılan aletlere göre değişir.


Hayat da bu yüzden sürekli değişir.


Çünkü kullandığımız aletleri sürekli geliştiririz.


Bu aletlere kimin “sahip” olacağı konusundaki çatışmalar, toplumsal hareketliliği sağlar.


Sol felsefe, değişimin özünü açıklamaya uğraşırken, sol politika “aletlerin” mülkiyeti konusunda “mülksüzleri” tutarak tavır alır.
Çünkü mülk sahipleri, sahip oldukları avantajları kaybetmek istemediklerinden durumun “muhafaza” edilmesini sağlamaya uğraşırlar, “mülksüzler” ise ezilmekten kurtulmak için şartların değişmesini zorlarlar.


Marxism, sonunda “mülkün”, “sınıfın” ve “devletin” olmadığı bir yapının oluşacağını öngörür.


Eğer siz hayata ve politikaya böyle bakmazsanız, değişimin nasıl ve ne yöne doğru olduğunu anlamaya uğraşmazsanız, bugün kullandığınız aletlerin hayatı nasıl değiştirdiğine dair bir fikre sahip olmazsanız, “işçi sınıfının” ortadan kalkmasının “mülk” kavramını nasıl etkileyeceğini hiç düşünmezseniz, solculuğu “kabalaştırır” ve zavallılaştırırsınız.


Solculuğu, “bir şeye karşı olma” düzeyine indirgersiniz.


Bir partiye, bir örgüte, bir sınıfa karşı

olmak, “solcu” olmak için yeterlidir sizin için.


Her neye karşıysanız, ona olan “düşmanlığınızı” öylesine kimliğinizin parçası haline getirirsiniz ki, o “düşmanı” sonsuza kadar var olacak sanır ve o andaki politik duruşunuzun değişmemesini savunmaya, “tutuculaşmaya” başlarsınız.


Bugün birçok solcunun başına gelen budur.


Kendi kimliklerini “değişimle” değil de, bir “düşmanla” tarif etmeleri, onları düşmanlarıyla birlikte var oldukları “sistemin” tutucu bir parçası haline getirmiştir.


Felsefesiz bir politikanın esirleri olmuşlardır.


Benzer bir talihsizlik dindarların da başına gelmiştir.


Onlar da, parçası oldukları “özle” olan o kutsal ilişkilerini unutup, varlıklarını “düşmanlarıyla” tarif eder hale gelmişlerdir.


Hep birlikte parçası olduğumuz o “kudretle” kuracakları ilişki, o kudrete duyacakları sevgi ve o kudretin bu dünyadaki “diğer” yansımalarına gösterecekleri merhamet ve dostluk değil, “düşmana” karşı duyulan öfke ve hiddet onların kimliği haline gelmiştir.
Dinin sadece inançtan ibaret olmadığını, bunun bir de “düşünce” yanı olduğunu tümden unutmuşlardır.


Konuşun Müslümanlarla, çoğu size tanrının şiddetini ve cezalandırma gücünü anlatacaktır, kendisine benzemeyene karşı hissettiği “kuşkuyu ve kızgınlığı” anlatacaktır.
İnsanın “kaderinin” değişmek ve daima “mükemmele” doğru ilerlemek olduğunu çoktan aklından çıkardığını gösterecektir.


Aynı o “felsefesiz” solcular gibi yaşadığı “anın” içinde donacak, insanın ve hayatın değişmesinin ilahi bir emir olduğunu hiç anlamayacaktır.
Solculuk da, din de, “felsefesinden” koptuğunda, “özünden” ayrıldığında varabileceği tek nokta, “siyasetin” içinde öfkeyle dolu bir yandaş olmaktır.


İkisi de hayatı anlayamaz.
Değişimi anlayamaz.
Sanırım, bugün Türkiye bu “kabalaşmayı” yaşıyor.
Solcuların ve dindarların büyük bir çoğunluğu, kendilerini bir “siyasi partinin” yandaşı ve karşıtı olarak tarif ediyor.


İki zihniyet için de çok önemli olan adalet duygusunu yitirmişler.
Dinin de solculuğun da içi boşalıyor, yalınkatlaşıyor.


Ve, bu iki kesim de hayatın özünü tam kavrayamıyor.
Birine göre “değişimin,” diğerine göre “kaderin” önünde engel olarak duran egemen güçlerin kimliğini merak etmiyor.


Ben Türkiye’nin bu “zihinsel” sığlığı aşmak zorunda olduğuna inanıyorum.
Gerçek solculara ve gerçek dindarlara ihtiyacımız var bizim.


Yoksa sahteleri boğup öldürecek bu ülkeyi.

28.06.2008

 

online izle tuzağı bunu yazanlar blog yapanlar olamaz mümkün değil

 

 online izle tuzağı  bunu yazanlar blog yapanlar olamaz mümkün değil

 online izle tuzağı 

 kapitalist zihniyetin paylaşıma karşı açtığı savaş !!!

 

  açık söylüyorum; biz 'gerzek' miyiz ki 'online izle'  ne anlama geldiğini anlamayacağız.!!!

 

 

   TÜRKİYE de ki ADSL dünya da ki gibi değil 

 

  asrın şarkısı: "kontör at sevgilim" ata demirer

 

 " kahrolsun kontör kazan promosyonları "

                  bu da asrın sloganı

 

 kapitalist kurt vadi localarının bloglara sızmalarına izin vermeyelim.

 

 

 

                               bloglar evimiz evinizi koruyun.

 

               öyle bir ev ki; nasreddin hoca evi: duvarları yok,  koca asma kilitli kapısı var. 

 

                           :)))))

 

 

fobisi hobiye dönüşdüğünden eski bir taktik

 

 

"fobisi hobiye dönüşdüğünden eski bir taktik"

FİKRET KIZILOK

 

STATÜKO TETİKÇİSİ MHP TANIMI

 

Final'de gelsinler karşımıza inşallah

 

 






2008 Avrupa Şampiyonası çeyrek finalinde turnuvanın bu maça kadar namağlup takımı olan Hollanda ile karşılaşan Rusya, rakibini 2-0'lık skorla geçerek yarı finale çıkan üçüncü takım olmayı başardı.
Normal süresi 1-1 sona eren maçta, uzatma dakikaları bulduğu iki golle Rusya 3-1 kazanarak güçlü Hollanda'yı saf dışı bırakmayı başardı.


Stat: St. Jakop-Park
Hakemler: Lubos Michel, Roman Slysko, Martin Balko (Slovakya)
Hollanda: Van der Sar xx, Boulahrouz x (Dk.54 Heitinga x), Mathijsen xx, Ooijer xx, Van Bronckhorst xx, De Jong xx, Van der Vaart xx, Engelaar x (Dk.62 Afellay x), Sneijder xx, Kuyt x (Dk.46 Van Persie x), Van Nistelrooy xxx
Rusya: Akinfeyev xxx, Anyukov xx, Kolodin xx, Ignashevich xxx, Zhirkov xxx, Semak xxx, Saenko xx (Dk.81 Torbinski x), Zyryanov xxx, Semshov xx (Dk.69 Bilyaletdinov xx), Pavlyuchenko xxxx (Dk.115 Sychev), Arshavin xxxx
Goller: Dk.56Pavlyuchenko (Rusya), Dk.86 Van Nistelroy (Hollanda)
Sarı Kartlar: Dk.50Boulahrouz, Dk.55 Van Persie, Dk.60 Van der Vaart (Hollanda), Dk.71 Kolodin, Dk.103 Zhirkov, Dk.111 Torbinski (Rusya)


MAÇTAN DAKİKALAR
Basel’in St. Jakop-Park Stadı'ndaki maça iki takım da karşılıklı ataklarla başladı.

İlk önemli atak 6. dakikada Rusya’dan geldi. Bu dakikada Arshavin’nin düşürülmesiyle kazanılan serbest vuruşu kullanan Zhirkov’un sol ayağınla direkt kaleye vuruşunu son anda kaleci Van der Sar güzel bir kurtarışla kornere uzaklaştırdı.

8. dakikada Arshavin’nin sağdan ceza sahası içine yaptığı ortada topla buluşan Pavlyuchenko’nun vuruşu az farkla auta gitti.

Turnuvanın bu maça kadar oynadığı maçları kaybetmeyen takımlarından Hollanda’nın ilk atağı ise 19. dakikada geldi. Bu dakikada Sneijder, güzel bir hareketle Anyukov’u geçtikten sonra yaptığı vuruşu Rusya defansı son anda önleyerek Hollanda’ya gol şansı tanımadı.

26. dakikada gelişen Hollanda atağında kullanılan kornerden gelen top bir anda ceza sahası dışında Engelaar’ın önünde kaldı. Bu oyuncunun sol ayağında yaptığı sert vuruş az farkla auta gitti.

29. dakikada Van der Vaart’ın sağdan kullandığı serbest vuruşta kale sahası içine yaptığı ortaya önce De Jong, sonra Van Nistelroy dokunamayınca top kale direğini sıyırarak auta gitti.

31. dakikada gelişen Rusya atağında soldan çalımlarla ceza sahasına giren golcü oyuncu Arshavin’in sağ ayağınla yaptığı mükemmel vuruşu kaleci Van der Sar son anda kornere çelmeyi başardı.

32. dakikada kornerden gelen Hollanda defansının uzaklaştırmasından sonra ceza sahası dışında topla buluşan Kolodin’in müthiş vuruşun günün başarılı ismi Van der Sar çok iyi bir reflekle çıkarmayı başardı.

Ataklarını iyice sıklaştıran Rusya’da, 33. dakikada yine Kolodin ceza sahası dışından yaptığı mükemmel vuruş az farkla auta gitti.

36. dakikada gelişen Hollanda atağında ceza sahası içinde Kolodin’den sıyrılan Van Nistelroy’un sağ ayağınla yaptığı güzel vuruşunu aynı güzellikle kaleci Akinfeev kurtarmayı başararak rakibine gol şansı tanımadı.

41. dakikada Hollanda’nın kazandığı serbest vuruşta Van der Vaart’ın ceza sahasına yaptığı ortaya yükselen De Jong dokunamayınca bir pozisyon da autla sonuçlanmış oldu.

44. dakikada Kolodin’in ceza sahası dışında yaptığı hatalı pasla buluşan Van der Vaart’ın sol ayağınla yaptığı sert vuruşu kaleci Akinfeyev güzel bir refleksle uzaklaştırmayı başardı.

İlk yarının sonlarına doğru her iki takımın da yaptığı ataklar sonuç vermeyince ilk yarı golsüz sona ermiş oldu.

Beklenen gol 56. dakikada Rusya’dan geldi. Bu dakikada Arshavin’in pasında solda topla buluşan Semak’ın ceza sahası içine yaptığı ortayı Mathijsen’in yanından bekletmeden vuran golcü oyuncu Pavlyuchenko güzel bir vuruşla topu Hollanda ağlarına bırakarak Rusya’yı 1-0 öne geçirdi.

Şam barıştan ziyade Bush’u başından savmak istiyor başyazı, 17 Haziran 2008

 

Şam barıştan ziyade Bush’u başından savmak istiyor

22/06/2008

Suriye-İsrail müzakereleri kafa karıştırıcı. İsrail, kendisini Hamas ve Hizbullah’a kucak açan tek Arap yönetimi olarak konumlandıran Şam’a karşılayamayacağı şartlar koşuyor. Suriye’nin amacı, Bush’un son günlerini sakin geçirmek olabilir

Suriye ve İsrail Türkiye’nin gözetiminde gerçekleştirdikleri dolaylı müzakerelerin ikinci turunu bitirdi. Ankara’daki Türk dışişleri sözcüsü görüşmeleri, ‘olumlu ve yapıcı atmosferde yapıldı’ diye niteledi ve tarafların gelecekte düzenli görüşme üzerinde anlaştığını belirtti. Suriye adeti olduğu üzere, müzakerelerle ve çalışma takviminde yer alan sorunların yapısı hakkında hiçbir açıklama yapmadı ve sahayı, yapısını belirlemeksizin ‘ilerlemeden’ söz eden İsrailli ortağa bıraktı.


İsrailliler, kendisini Hamas, İslami Cihat ve Hizbullah gibi Filistin ve Lübnan’daki fedai örgütlerine tek kucak açan ülke olarak tanımlamış bir Arap devletiyle böyle bir ‘ilerlemenin’ yaşanmasından dolayı mutlu görünüyor. Fakat Suriye’nin, sıcak ilişkiler, karşılıklı diplomasi, gözetleme noktaları ve Golan Tepeleri’ndeki bazı toprakların onlarca yıllığına kiralanması gibi kabul edilmesi zor İsrail şartları içermesinden ötürü, bedeli ağır görünen böyle bir anlaşmaya varmakta ciddi olup olmadığı açık değil. Suriye’nin niyetlerinin gerçekçi bir sınanması, Devlet Başkanı Beşar Esad’ın Fransız meslektaşı Nicolas Sarkozy’nin Paris’teki bağımsızlık günü kutlamalarına ve İsrail Başbakanı Ehud Olmert’in de Akdeniz Birliği zirvesine katılma davetini kabul ettiği takdirde, 13 Temmuz’da gerçekleşebilir.


Esad iki gün önce Fransız davetini resmi olarak ileten üst düzey bir Fransız heyetiyle görüştü. Ancak, daveti kubul edeceğini veya Fransız bağımsızlık bayramı ve Akdeniz Birliği’nin ilanı kutlamalarının protokolünde ‘Olmert’in varlığının gölgesinde kalacağı’ gibi bir gerekçeyle kabul etmeyeceğini açıklamış değil. İsrailli yetkililer, müzakereleri güçlendirecek ve doğrudan müzakere sürecine geçilmesine izin verecek yeni bir sayfa açılacağını teyit etmek için, Olmert’le Esad arasında kısa süreli bir buluşma ve ‘el sıkışma’ olasılığından bahsediyorlar.


Suriye bu tür müzakerelere karşı değil. Zira geçmişte de Devlet Başkanı Yardımcısı Faruk el Şara dışişleri bakanıyken, Maryland’da Amerikan gözetiminde dönemin İsrail başbakanı Ehud Barak’la iki hafta süren müzakerelerde bir araya gelmiş ve hiçbir tokalaşma yaşanmamıştı. Dışişleri Bakanı Velid el Muallim’se doğrudan görüşmeleri dolaylı müzakerelerde ciddi ilerleme kaydedilmesine ve İsrail’in Golan Tepeleri’nden tamamen çekilmesi taahhüdüne bağladı. Ayrıca Esad da görüşmelerin Amerikan gözetiminde yapılmasını istedi.

Olmert-Esad tokalaşması maksatsız olamaz
Esad, Papa 2. Jean Paul’ün Vatikan’daki cenaze töreninde İsrailli meslektaşı Moşe Katsav’la el sıkışmıştı. O sıralarda bu el sıkışmanın yüzeysel olduğu ifade edildi. Zira Suriye devlet başkanı İsrail cumhurbaşkanıyla el sıkıştığını bilmiyordu ve cenazeye katılan Avrupalı misafirlerden biri olduğunu düşünmüştü. Olmert’le gerçekleşecek benzer bir tokalaşmanınsa yüzeysel ve maksatsız olması düşünülemez. Zira Olmert istifa eden eski İsrail cumhurbaşkanı gibi ‘bilinmeyen’ bir isim değil.


Kesin olan şu ki, İsrail’e yönelik Suriye politikasında bir değişim yaşandı. Ancak şu an sorulması gereken soru şu: Söz konusu değişimin amacı, baskıları hafifletmek ve mevcut Amerikan yönetiminin son altı ayını ‘savmak’ için vakit kazanmak mı?

(Londra’da Arapça yayımlanan Kuds ül Arabi gazetesi, başyazı, 17 Haziran 2008)

 

YİRMİNCİ ÂSIR TARİHİ

HTTP://ENFLASYONCANAVAR.BLOGGUM.COM

1 CENT 1 KURUŞ

sosyalgüvenliği tam TÜRKİYE

1 DOLAR 1 TÜRK LİRASI NOKTA KADAR MENFAAT İÇİN VİRGÜL GİBİ EĞİLME Nano-Quote: "Any intelligent fool can make things bigger, more complex and more violent. It takes a touch of genius-and a lot of courage-to move in the opposite direction." -Albert Einstein Nano-TERCÜMESİ: . "herhangi bir zeki enayi, daha şiddetli ve daha fazla complex, daha büyük şeyleri yapabilir". Yöne tamamlayan bir rol'de de çok cesaretle hareketi ve geniusun bir dokunmasını tutar. . Albert Einstein. "konuş TÜRKİYE ve veya İsmet Özel'i okuma klavuzu" Aşk üçgeni olmayan bir film görmedim ben. Bu üçgende x, y'ye; y, x'e; z'de x'e aşık olur genelde. Bazen, senaristler işi o kadar karıştırır ki, bazı aşklar dörtgene kadar varabilir. Hayır grup seksten bahsetmiyorum. Hatırla Sevgili'de var böyle bir aşk dörtgeni mesela. Ahmet, Mişen'e; Yasemin, Ahmet'e; Necdet, Yasemin'e; Leyla da, Ahmet'e aşık bu dizide. Sonra Ahmet Mişen'den cayıp Yasemin'e aşık oluyor. Tabii bu tür durumlarda, aşk kare olmaktan çıkıp aşk yamuğuna dönüyor iş. Senaristlerin işi çok fazla karıştırdığından şikayet etmiştim. Aslında ne kadar karışık olabilir ki, geometri; "Karenin çevresi kenarların toplamıdır" şeklinde ne de olsa formülü var, formülleri var. Ama gel gör ki, aşkın formülü yok. İki kişinin ilişkisi bile yeni bir kişilik oluştururken, yani her ilişkinin kendisine göre karekteristiği varken; ki, ben bu yüzden hiç bir, ideal ilişki vaat eden kitapları okumazken, nasıl böyle aşksal üçgenlere, dörtgenlere kadar senaryo yazıyorlar? Nerden alıyorlar bu cesareti? Arkalarında kim var? Kim varsa ben de, yaslanmak istiyorum da ben... Şaka bir yana, konumuza dönelim: "Doğrusal Aşk". Nedir doğrusal aşk? İki nokta arasındaki düz bir çizgi, doğrusal bir çizgidir. O zaman da, doğrusal aşk, iki kişi arasındaki aşktır. Ve doğru bir çizginin sonsuza kadar uzaması gibi, doğrusal bir aşk da sonsuza kadar uzanabilir. Ne kadar romantiğim? Romantikliği es geçersek, ya kardeşim! ben, x'in y'ye; z'nin, f'ye; k'nin, n'ye aşık olduğu ve her şeyin nizami bir şekilde devam ettiği, çiftlerin eşli okey oynadığı, aşk üçgenleri olmadan bir filmi ölmeden izleyemeyecek miyim? Göremezsem ben ne yapacağımı biliyorum. Elimi hiç kaldırmadan çizdiğim bu şekile, ve belirttiğim harflere birer isim verip öyle bir aşk geometrisi oluştururum ki, bir daha kimse aşk senaryosu falan yazamaz. Senaristler size sesleniyorum. KELEBEK ETKİSİ Kelebek Etkisi, bir sistemin başlangıç verilerindeki ufak değişikliklerinin, büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen isimdir. Bu kuramı ilk olarak 1963 yılında meteorolog Edward N. Lorenz adlı bir bilim insanı, bilgisayarında hava durumlarıyla ilgili hesaplar yaparken bulmuştur. Edward N. Lorenz, ilk hesaplamasında 0,506127 sayısını başlangıç verisi olarak kullanmış; ikinci hesaplamada ise, ondalıksayı temsillerindeki (binler basamağı sonrasındaki değerleri) çıkararak 0,506 sayısını kullanmıştır. İki sayı arasında sadece-ve-sadece yaklaşık 1/1000 (binde bir), yâni bir kelebeğin kanat çırpmasının yarattığı rüzgârla eşdeğerde fark olmasına rağmen, süreç içindeki ikinci hesabın, birinci hesaba karşın çok daha farklı neticeler verdiğini bulgulamıştır. Elbette ki, Lorenz'in sanal dünyasında geçerli olan kurallar Newton'un kanunlarından yola çıkarak kurulmuş deterministik kurallardır. Lorenz, ilk başta bu deterministik sistemi anlamayı başarırsa, atmosfer olaylarını da belli bir yaklaşıklıkla anlayabileceğini ve de tahmin edebileceğini düşünüyordu. Yaklaşık aynı tarihlerde Von Neumann adlı diğer bir bilim insanı da Yüksek Araştırmalar Enstitüsü'nde benzer bir düşünceyle atmosfer olaylarını anlamaya çalışıyordu. Von Neumann da, atmosferin deterministik bir modelini kurarak hava durumuna istediği gibi müdahâle etmek amacını gütmekteydi. Von Neumann'a göre hava hareketleri deterministik bir sistemdi ve yeterince güçlü bir bilgisayar ve yeterli sayıda gözlemle pekâlâ bu sorunun üstesinden gelinebilirdi. Ancak o tarihlerde bilgisayarların gücü ve kapasitesi yetersiz olduğu için Von Neumann, öncelikle daha güçlü bilgisayarlar geliştirmeye ağırlık vererek bir başka açıdan bu kurama katkıda bulunuyordu. Lorenz ise, kendi sistemini biraz daha incelediğinde sadece 3 denklemin hava olaylarını taklit etmeye yeteceğini görmüştü. Basitleştirilmiş denklemlerini daha iyi yorumlayabilmek için bir başka yöntem geliştirdi. Sonunda, normalde sayılardan oluşan çıktıyı (çizelgeyi) bir yazıcı ile görünür hâle getirmeyi başardı. Böylelikle atadığı herhangi bir parametrenin zamanla nasıl değiştiğini bir bakışta görebiliyordu. Lorenz 1961 yılında, bu ardışık dizilerden birini ayrıntılarıyla incelemeye karar verdi. Bunu görebilmek için ise tüm sistemi baştan başlatmak yerine ortalardan bir yerden başlattı. Makineye başlangıç değerlerini yükledi bir saat kadar sistemi çalışması için serbest bıraktı. Bir saat sonra çıktılara baktığında ise hiç beklemediği bir durumla karşılaşmıştı..! Sistem bir öncekinden çok daha farklı bir çıkış üretmişti! Bu duruma oldukça şaşıran Lorenz, ilk başta bilgisayarındaki vakum tüplerinden birinin yandığını düşünmüş, ancak teknik bir aksama olmadığını görünce, kısa bir süre sonra şok edici gerçeği fark etmişti. "Kelebek Etkisi" ya da Başlangıç koşullarına hassas bağımlılık. Lorenz, altı haneli kesirli bir sayı olan başlangıç değerini (0,506127) değil de, sadece üç basamak olarak (0,506) girmiş ve doğal olarak, binde birlik bir farkın sistemi o kadar da etkileyemeyeceğini düşünmüştü. Aslında bu varsayım akla uygundu, çünkü geleneksel (Deterministik) fizikte, girişteki ufak değişimlerin çıkışta da ufak değişimlere yol açacağı düşünülmekteydi. Kural olarak, neredeyse doğru bir girişe karşın, yine neredeyse doğru bir çıkış elde edilmeliydi. Oysa Lorenz'in sistemindeki simülasyona göre hava akımlarındaki bu önemsiz değişiklikler çok büyük doğal felâketlere dönüşebilmekteydi. Lorenz, Kelebek Etkisi adını verdiği bu durumu, sonunda doğru analiz ederek meteorolojik olayların tahmin edilemeyecek kadar karmaşık olduğunu betimleyen bir makale yazdı. Doğal olarak, Von Neumann bu görüşe karşı çıktı. Ancak, onun çalışmalarıyla hayat bulan bilgisayarlar ve yazılım teknolojisi ilerledikçe, tüm veriler ve bulgular, bir kez daha Lorenz'in haklılığını hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koyuyordu. Bu süre içinde, Kelebek Etkisi'ne teknik bir isim de verilmişti: Başlangıç koşullarına hassas bağımlılık. Lorenz'in 1963'de yayınlanan orijinal araştırmasında; ilk başlarda, bir martının kanadını çırpmasının hava durumunu sonsuza dek değiştireceğinden bahsedilmekteydi. Daha sonra verdiği konferanslarda ise Lorenz, martıyı daha romantik olan kelebek imgesiyle değiştirdi. Çünkü, aşağıdaki resim, Lorenz Differensiyal Denklemleri'nin AB-3 metodu kullanarak simule edildikten sonra, x ve z eksenlerinin birbirine karşı çizilmesi sonucunda elde edilmiştir. Doğal olarak bu sonuç çizelgesi, birçok kişi tarafından bir kelebeğe benzetilmekteydi. Bu nedenle bu kuramın adı, yaygın kullanımıyla "Kelebek Etkisi" adıyla bilim çevrelerinde de kabul gördü. ADMİNİSTÖR, MODERATÖR, EDİTÖR STATÜKOSU !!! MEDYANIN İNTERNETTE YAPILANMA PROJESİ 100 ADMİN HUSÛSİ-YETİ ! 1-)Admin ezeli ve ebedidir.! 2-)Admin her zaman her kosulda haklidir.! 3-)Admin söyledigi sözün arkasindadir 4-)Admin kâti ve disiplinlidir. 5-)Admin digerlerinden farklidir öyle olmak zorundadir. 6-)Admin OnuR u ilkeleri ve karizmasi için yasar 7-)Herkes admine karsida olsa o bildigini yapar.! 8-)Admin yalan sölemez sölemisse mutlaka bir bildigi vardir veya yanlis anlasilmistir.! 9-)Admin haksizlik yapmaz yapsada herkese yapmistir. 10-)Admin çok iyi çok tatli bir insan degildir. 11-)Admin polistir hirsizlar oldukça ortaya çikar. 12-)Adminin amaci hapse atmak degil; disarda olanlari korumaktir. 13-)Admin sivilken en sevdigi arkadasi olan birine,gerçekten haketmiyorsa görevdeyken ona yetki vermez. 14-)Admin haksiz oldugunu anlasada bunu kabul etmez 15-)Kabul etse bile bunu dogrudan söylemez. 16-)Admin rezil olmaz.Bir sekilde olayi çevirir. 17-)Adminin dedigi dediktir asla kararindan asla dönmez. 18)Adminin cevaplayamacagi soru olmaz. 19)Bilmedigi bir soru varsa bos birakmaz.Bir sekilde yanitlar. 20-)Admin her durumda lafi çok iyi çeviren lehine döndüren kisidir. 21-)Admin çok konusmaz. 22-)Admin lüzümsüz muhabbetler içine girmez 23-)Admin karizma sahibidir bunu korumalidir. 24-)Admin kisa ve net konusur 25-)Admin kurallar dahilindede olsa kendine laf söyletmez 26-)Admin kurallari kendine göre degistirir. 27-)Adminin bulundugu yerde kanun o dur. 28-)Admin baska bir yere normal kullanici olarak gitmez. 29-)Admin ona ihtiyaç duyuldugu için vardir. 30-)Admin bir samuray gibi onuru için ve bir asker gibi baskalari için yasar. 31-)Admin için zaman ve yer kavrami yoktur. 32-)Admin kendi karizmasina yakismaycak basliklar açmaz 33-)Admin sirnasmaz gayri ciddi eylemler yapmaz. 34-)Admin kim olursa olsun herkesi kullanici olarak görür 35-)Admin baskalari bir sey istedi diye bir sey yapmaz kendisi istedigi için yapar. 36-)Admin asla görevini birakmaz.Mücadelesini sürdürür. 37-)Admin resmi ve diplomatik bir dil kullanir... 38-)Admin asik olmayan asik olunan adamdir. 39-)Admin gizlidir saklidir içini kimse bilmez. 40-)Admin disariya kendini anlatmaz. 41-)Gücü otoriteyi simgeledigi için Adminin rengi siyahtir. 42-)Admin alay konusu olamaz.Gülünür ve dalgaya alinirsa admin yaptirim uygular. 43-)Admin dün kabul etmedigi bir seyi bugün etmisse o simdi uygun oldugu içindir. 44-)Admin gerekirse herkesin önünde kullaniciyi azarlar. 45-)Admin geldiginde herkes hazir ol vaziyetinde olmalidir 46-)Admin karsisinda laubali olunmaz bacak bacak üstüne atilmaz sakiz çignenmez. 47-)Adminin resmi,fotografi yoktur o gizlidir. 48-)Admine özel soru sorulmaz 49-)Admin magazinden nefret eden adamdir 50-)Admin güç sahibidir.bunu uygulamaktan çekinmez. 51-)Admin gerekirse pire için yorgan yakar herkesi bir kisi için karsisina alir. 52-)Admin tartismalarda her zaman üstündür.Ezilir veya sikisirsa yetkisini kullanir 53-)Admin gizli olarak siteye gelmez.Aleni olarak gelir; herkes onu görür. 54-)Admin varken onun adina kimse konusamaz. 55-)Admin kardesini arkadasini kayirmaz 56-)Admin hiç bilmesede bir bilene danismaz. 57-)Admin kullanicidan yardim istemez.Soru sormaz. 58-)Admin rica etmez emreder. 59-)Admini harbi insandir dogrudan dobra dobra konusur. 60-)Admin yetenekleri olanlarin oldugu bir görevdir yetenek yoksa asla olunmaz. 61-)Adminler özel insanlardir herkes admin olamaz 62-)Gerçek bir admin yetki tutkunu insandir. 63-)Yönetilmeyi sevmeyen yönetmek isteyenler admin olabilir 64-)Adminlik bir sanattir. 65-)Admin herkese yetki vermez.Verirse degeri azalir 66-)Bir modlugu bin kisi ister bir kisi alir.O bir kiside adminin zorlu testinden geçer onayini alir 67-)Admin sevgiliside olsa haketmiyosa ona yetki vermez. 68-)Admin isle arkadasligi birbirine karistirmayan insandir 69-)Admin profosyoneldir amatörce hareket etmez 70-)Admin gülmez aglamaz heyecenlanmaz sakin ve temkinlidir 71-)Admin ileri görüslüdür.Gelecegi düsünür 72-)Admin hazirliksiz yakalanmaz. 73-)Admin stratejiktir her zaman bir B plani vardir.istisnai durumlarda var gibi davranir. 74-)Adminin haberi olmadigi bir olay veya gelisme yoktur 75-)Admin herseyi herkesden önce bilendir. 76-)Admin sölenmeden sölenmek istenileni anlayan ve çoktan çözmüs olan insandir 77-)Admin pes etmez.Pes etmeme gibi çabasi oldugunuda belli etmez. 78-)Admin statukocudur. 79-)Admin Yenilik yapsa bile bunu kendi kisiligi için yapmaz.Sadece site için yapar. 80-)Adminin her zaman bir bildigi vardir. 81-)Admin unutmaz sadece hatirlamak istemez. 82-)Admin yanlis anlamaz.Karsi taraf yanlis anlatiyordur. 83-)Admin gürültü kavga sevmez. 84-)Admin herkesin fikrini dinler yine bildigini yapar. 85-)Admine iki sor sorulmus ve eger bir tanesinin yanitini bilmiyosa bildigi soruyu cevaplayip digerini unutturur. 86-)Admin sikismaz.Sikistirilirsa ordan kurtulmayi becerir. 87-)Admin polemige gimez.Girdi gibi görünmüsse olayi bitirmek içindir. 88)Admin hep son sözü söler. 89-)Son gülen hep admindir ama bunun nedeni adminin geç anlamasi degil otoritesidir. 90-)Admin bir gece sessiz sedasiz kimseye sormadan yetkileri alan insandir. 91)Admin duygusal konusmalar yapmaz. 92-) admin asla bu isaretleri kullanmaz 93-)Admin idealisttir. 94-)Admine göz yaslarina bogulmus bir kizin sözleri bile tesir etmez. 95-)Bir admin modunu herkesin içinde azarlamaz.BU MOD için degil kendisi içindir.Bu durum kendisine zarar verir. 96-)Bir admin baska bir adminle herkesin önünde tartismaz. 97-)Adminin kendisi gibi admin olanlarla girdigi özel bir yönetim odasi vardir. 98-)Admin ani ve radikal kararlar alan insandir. 99-)Admin gelene hosgeldin gidene güle güle der.Kimseye taviz vermez 100-)Admin olunmaz Admin dogulur..