Yoksa laiklik çağdaş bir bağnazlık mı?
| Etyen Mahçupyan | |
|---|---|
![]() |
|
Yoksa laiklik çağdaş bir bağnazlık mı?
Başlık, çarpıcı olsun diye konulmuş değil... Laikliğin demokrasi açısından ne denli hayatî önemde olduğu da malum.
Çünkü bu 'hakemlik ilkesi'
bir yandan devletin her türlü inanç karşısında aynı mesafede durmasını
ve herkesin başkalarına zarar vermeden kendi inancı doğrultusunda
yaşamasını garanti altına alırken, herhangi bir inancın devlete egemen
olmasının da önünü kesiyor. Dolayısıyla laikliği benimsemiş olan
toplumlarda inanç üzerinden siyaset yapmanın anlamı kalmadığı gibi, bu
inançların gelecekte üretebileceği şekiller ve çeşitlenmeler karşısında
da nötr bir tavır alınmış oluyor. Bu durum, inanç alanında geleceğe
ipotek koymayan bir anlayışın tezahürü... Diğer bir deyişle böyle
tanımlanan, algılanan ve yaşanan bir laiklik, demokrat bir toplumsal
düzenlemenin vazgeçilmez parçası...
Ne var ki her kavram gibi
laiklik de sahip olduğumuz zihniyetin içinde şekillenir. Eğer bu
zihniyet demokratlığa çok yatkın değilse, 'laiklik' kelimesi
kullanılmaya devam edilse de, kavramın içeriği ve işlevi değişecektir.
Nitekim nasıl demokrasiden hiçbir biçimde nasibini almamış bazı
rejimler kendilerine 'demokratik cumhuriyet' deme gereği duymaktaysalar; aynı şekilde demokrat bir laikliği hazmedememiş toplumlar ve devletler de kendilerini ille de 'laik'
olarak tanımlayabilirler ve bu 'laikliğin' bizatihi demokratlık
olduğunu iddia edecek kadar cahilane bir tutum içinde olabilirler.
Türkiye'deki başörtüsü yasağı
bu tür bir cahilane tutumun bizde de geçerli olduğunun ipuçlarını
veriyor. Hukukî hiçbir temeli olmayan ve idarî işlemle sırf
kıyafetinden ötürü bazı insanların kamusal alanda yer almalarını
yasaklayan böylesine akıl dışı bir tasarrufta ısrar edilmesi nasıl
açıklanabilir? Laik kesimin bir bölümünün başörtülüleri tanımadığını ve
hatta tanımak da istemediğini; sadece ne pahasına olursa olsun onları
kendi hayat alanlarının dışında tutmak istediklerini tespit ettiğinizde
bu meselenin siyaseti epeyce aştığını anlıyorsunuz. Görünüşte
psikolojik korkuları ima eden bu dışlama isteğinin ardında apaçık bir
özgüven eksikliği var. Laik kesimin bir bölümü Türkiye toplumunu tüm
çeşitliliği içinde kavramaktan aciz olduğu ölçüde, kendisini
cemaatleştirmiş durumda.
İronik olan şu ki, geleneksel kesim
olarak daha cemaatçi olması beklenen muhafazakârların cemaat
kabuklarını kırmaya, dışa açılmaya meylettiği bir dönemde; 'modern'
olduğu varsayılan laik kesimin bazı insanları kendilerini içe kapatacak
bir cemaatleşmenin peşindeler. Buradan çıkarılabilecek sonuçlardan biri
şudur: Başörtülü kişi, laik kesimin bazı üyeleri için 'olmaması gereken' bir insan türünü temsil etmektedir. Buradaki 'olmaması gereken' sözü fizyolojik olarak mümkün olmayanı değil, doğal olarak 'tercih edilemez olanı' ima eder. Bu mantığa göre tabii ki dünyada başını örten dindarlar var olabilir; ama onların 'bizim dünyamızda ve hayatımızda' yeri olmamalıdır.
Böylece 'bizim dünyamız ve hayatımızın' ne olduğu, nasıl bir şey olduğu sorusuna geliriz. Laik kesimin çoğunluğu bunu 'modern' ve 'çağdaş' kelimeleri ile betimlemeye çalışırlar. Söz konusu kavramlara atfedilen içerik ise dinsel inançlarından uzaklaşarak 'aydınlanmış', Batılı hayat tarzını benimseyerek 'ileri' bir medeniyet seviyesine ulaşmış olmayı ifade eder. Dolayısıyla 'laik' olmak bir kimlik sahibi olmak demektir... Öte yandan 'laik' kişi, bir önceki cumhurbaşkanının vurgulamaktan hoşlandığı üzere 'olunması gereken' kişidir. Bu 'laik' olanla olmayan arasında 'doğal' bir hiyerarşinin mevcudiyetine işaret eder. Diğer bir deyişle 'laik' olanla olmayan arasında eşitlik söz konusu olamaz; çünkü biri ileri öteki geridir.
Böylece nötr bir hakemlik kurumu olarak laiklikten çıkıp, çağdaşlığın
belirtisi ve taşıyıcısı bir kimlik olarak laikliğe varırız. Kimlik ise her zaman bireyi aşan grupsal bağları ima eder.
Dolayısıyla Türkiye'de laiklik aynı zamanda yeni bir cemaatleşmenin
dinamiği ve kıstası olarak işlevselleşmiş ve kendisini muhafazakârları
n 'üzerinde' bir konuma oturtmuştur. Bütün bu bakış açısının rasyoneli ise insanlık tarihinin 'çağdaşlaşmaya'
dönük bir ilerleme olduğu ve bugün geri olanların yarın ileri olanlara
benzeyeceği inancıdır. Öyle ki tarihin bu yasasını kabul etmemekte
direnenler, örneğin başörtülüler; ancak irticaî bir unsur olarak
değerlendirilebilirler.
Bu durumda laiklerin gözüyle laiklik
iki işleve sahip olacaktır: Laik olmayanların laikleştirilmesi için bir
düzenleme oluşturmak; ve laik olmayanların laik hayatı sabote etmesini
engelleyecek tedbirleri almak... Yıllardan beri uygulanan utanç verici başörtüsü yasağının altında bu anlayış yatmakta.
Ancak
burada, hazmedilmesi pek de kolay olmayan bir durum var: Türkiye'deki
laiklik açıkça cemaatleştirici ve hiyerarşi üreten bir bakış. Kamusal
alanın 'steril' kılınmasına, yani istenmeyen vatandaşların
oradan uzak tutulmasına yönelik bir tutum. Kısacası bu laiklik,
demokratlıkla ve demokratik bir rejimle çelişki içinde...
Hanioğlu'nun ilginç tespitleri
Karşımızdaki meseleye iki şekilde yaklaşmak mümkün: Biri en temel insan hak ve özgürlüklerini ihlal eden bu eşitsiz ve adaletsiz durumun ortadan kaldırılması için uğraşmak. İkincisi
ise bu durumu anlamaya, laik kesimin nasıl bu hale geldiğini kavramaya
çalışmak. Söz konusu alanda sıkça yazan ve ufkumuzu açan düşünürlerden
biri de Şükrü Hanioğlu. Geçen günlerde 'Seçkinler, modernlik ve dindarlık' (*)
başlığı ile kaleme aldığı iki bölümlü makalesi gereksindiğimiz
yanıtları içermekle kalmıyor, epeyce ilginç tespitlere de olanak
tanıyor.
Hanioğlu'nun makalenin ilk bölümündeki sözleriyle "İkinci Meşrutiyet Dönemi Garpçıları"nın din konusundaki tezleri on dokuzuncu asır ortalarında Almanya'da gelişen ve vülger materyalizm (Vulgärmaterialismus ) olarak adlandırılan bilimci (scientist)
hareketin temel yaklaşımları etrafında şekillenmiştir. .. Geleceğin
toplumunda bilim tüm insanlığın dini haline gelecek ve bu sayede her
türlü inançtan arındırılmış, deneysel bilimin yol göstericiliği dışında
hiçbir rehbere ihtiyacı olmayan yeni bir gerçeklik şekillenecekti. ..
Garpçı entelektüellere göre, Batı'nın bilimin din haline geldiği
topluma geçiş alanında daha fazla mesafe kat etmiş, bu hedefe daha çok
yaklaşmış olmasının temel nedeni ciddi bir dinî reform yaşamış
olmasıydı... Dolayısıyla henüz 'geçiş toplumu öncesi'
karakterini taşıyan Osmanlı toplumu ancak ciddi bir dinî reform
sonrasında sınıf atlamayı başaracaktı... Bu, Garpçıların, Cumhuriyet'e
devrettikleri en önemli tezlerden birisidir. Bu tezin en çarpıcı yönü modern günlük yaşam ile din arasında telâfisi mümkün olmayan bir uyuşmazlık olduğu fikridir... (Bu) yaklaşıma göre din sadece bilimsel açıdan bir hurafe olmakla kalmıyor, aynı zamanda modernliğin, çağdaşlığın karşı tezini oluşturuyordu. .. Din olgusuna İkinci Meşrutiyet Garpçılığı tezleri çerçevesinde yaklaşan ve bunlara dayalı bir din siyaseti geliştiren erken Cumhuriyet bilimciliği,
bir anlamda, on dokuzuncu yüzyıl Alman vülger materyalizminin, pek de
öngörmediği, zaferidir. Bu yaklaşım, insanlık tarihinin bir din-bilim
çatışması olduğunu, Batı'nın maddî gelişiminin altyapısının dinî
reformlarla sağlandığını ve benzeri ıslâhât yapılmaksızın Türk
toplumunun ilerlemesinin mümkün olmadığını savunmuştur.. . Cumhuriyet
ideolojisi 'asrîlik' kavramını da Garpçı yaklaşım çerçevesinde değerlendirmiş ve ileri maddî gelişmişlik gösteren toplumların kültürel değerlerinin, davranış biçimlerinin 'evrensel', 'medenî', 'modern' ve 'asrî' olduğunu varsaymıştır."
Bu
uzunca alıntı, Cumhuriyet'in devralmış olduğu ve sistematize edip
siyasallaştırarak günümüze taşıdığı zihniyete güçlü bir ışık tutuyor.
Laiklerin niçin böyle davrandığını, devletin inanç alanında demokratik
bir yaklaşımdan nasıl bu kadar uzak olabildiğini daha iyi anlıyoruz.
Görünen o ki Türkiye'de devlete ve laik kesime egemen olan zihniyet
kendisini 'ileri', kendisine benzemeyeni ise 'geri' sayan ve bu ayrımı dindarlık üzerinden yapan bir bakışı ifade etmekte. Dolayısıyla da 'geri' olanı eğitmekten tutun, baskı altına almaya kadar uzanan bir dizi siyaseti meşru kılmakta.
Hanioğlu, makalesinin ikinci bölümünde ise "erken Cumhuriyet ideolojisinin" İkinci Meşrutiyet dönemi Garpçılarından farklılaştığı iki konu üzerinde durmuştu. Bunlardan biri Garpçıların
dinin yerini dolduracak manevî yönü kuvvetli bir felsefe arayışlarına
karşı Cumhuriyet'in böyle bir ihtiyaç duymaması ve bunun tabii neticesi
olarak "bilim ve modernlikle uyumlu bir İslam yaratma" gayretinin öne çıkmasıdır. Diğer bir deyişle Garpçılar zaman içinde çağdaş bilimle 'uyumlu' hale gelecek bir dindarlığı yeğlerken, Cumhuriyet bunu yönlendirilmiş , zorunlu kılınmış bir dönüşüm olarak tasavvur etmişti. İkincisi, Garpçıların bilim adına dine karşı çıkmalarının milliyetçi bir yönü olmamasına karşın; Türkçülük akımından beslenen Cumhuriyet'e
göre din, Türklüğün yüksek kültürünün gerilemesine neden olmuştu. Diğer
bir deyişle zaten yüksek bir kültür olan Türklüğü geçici olarak
geriletmişti ve etkisinin ortadan kalkmasıyla birlikte Türklük yeniden
'ileri' konumuna gelecekti...
Bilim adına ideolojik dayatma
Böylece dini ve dindarı baskı altına alacak bir ideolojik meşruiyet yaratılmış oldu. Garpçılar için modernlik bir aydınlanma ve bireyselleşme süreci idi... Oysa Cumhuriyet için modernlik, milliyetçilik üzerinden 'çağdaş' bir cemaatçiliğin ihya edilmesini ifade etti.
Batı'da laiklik her zaman bilimle dini karşı karşıya getiren bir
ideolojik mesele etrafında algılandı. Herkesin aynı kurallara tabi
olduğu eşitlikçi bir bakıştı bu ve gelişmenin bütün toplumları aynı
biçimde etkileyeceği inancı üzerine kurulmuştu. Buna karşılık bizde laiklik bizzat toplumsal kesimleri karşı karşıya getiren bir yönetim meselesi olarak tanımlandı. Toplumun dindarlık üzerinden ileri ve geri cemaatlere bölünmesi, bunlar arasında 'doğal'
bir hiyerarşi ürettiği ölçüde ileri olanın geri olanı yönetmesini de
meşru kıldı. Böylece geri olan cemaatin homojenizasyonu, denetimi ve
gerektiğinde baskı uygulanarak engellenmesi sıradan bir uygulamaya
dönüştü...
Cumhuriyet yönetimi iddia edildiğinin aksine
demokrasiye aykırı ölçütlere sıkı sıkıya bağlı kalmayı bugün de
sürdürüyor. Sergilenen otoriter zihniyet ise giderek daha da anakronik
hale gelmekte, çünkü Garpçılar döneminde varsayılan 'bilimsel' temel de tamamen eriyip gitmiş durumda. Günümüzde
dinle modernliği karşıtlık içinde gösteren ilerlemeci toplumsal bakışın
bilimsellik bir yana, doğrudan cehaleti inanç haline getirdiği meydanda...
Hanioğlu'nun
aktardığı detaylardan biri ise halimizi çok daha çarpıcı bir biçimde
ortaya koyuyor. Cumhuriyet otoriter ve milliyetçi bir laiklik yorumunu
sahiplenirken, "geleneği savunanlar bu tür yukarıdan aşağıya
modernliğe uyumlu hale getirilen din yerine, dinin süreç içinde kendi
kaynaklarına dayanarak modernliğe cevap vermesinin daha uygun olduğunu
savunmuşlardır. " Diğer bir deyişle Cumhuriyet döneminin gelenekçileri meğerse tamamen bilimsel bir bakışa sahiplermiş.. . Cumhuriyet ise bilimsellikle hiçbir ilgisi olmayan ideolojik bir dayatmayı 'bilim' sanmakla kalmamış, bu dayatmacılıktan bir de kimlik üretip, onu da 'çağdaş' saymış...




