fav. | | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Amerikalılar değişim istiyor Amerikalılar değişim istiyor. Iowa'da başkan adaylarını belirlemek için yapılan önseçim, herkesin ihtiyacı olan bir ABD'yi açığa çıkardı: Halk, Bush yıllarını aşmak istiyor Bu yıl yapılan değişikliklere rağmen Amerikan başkanlık seçimleri hâlâ bir maratonu andırıyor. Adayların Iowa önseçimlerindeki kazanma yüzdeleri pek öyle etkileyici sayılmazdı. Barack Obama oyların yüzde 38'iyle Demokrat yarışını kazandı, Mike Huckabee yüzde 34'le kazanan Cumhuriyetçi oldu. İkisi de beklenmedik zaferler değildi, fakat ikisi de karşılarındakilere nakavt yumruğu atmış değil. Rakipleri canlı, güçlü ve başka bir rauntta kazanmaları mümkün. Ayrıca Iowa'da yenmek veya yenilmenin ulusal sonucu öngörmeye pek yardımı yok. Ronald Reagan ve Bill Clinton gibi 'doğal kampanyacı'lar, iki dönem başkanlık yapmadan önce Iowa'da kaybetmişti. 2008 seçimleri de Obama'yla Huckabee arasındaki bir yarıştan ziyade, Hillary ile Rudy Giuliani arasında uzun süredir beklenen rekabete sahne olabilir. Fakat bariz sonuçlar da var. Demokratların adayı ya siyahi bir adam olacak ya da bir kadın ve bunun siyahi Obama olma şansı arttı. Iowa'daki üç ayrıntının bir sonraki New Hampshire oylamasında da tekrar ederse manidar olacak. Birincisi, Clinton'ı desteklemesi beklenen kadınlar, daha çok Obama'ya oy verdi. İkincisi Obama, Hillary'yi bağımsızlar arasında kolayca arkasında bıraktı. Üçüncüsü, Obama yeni ve genç Demokrat seçmenlerin açık farkla tercih ettiği adaydı. Hillary birçok açıdan etkileyici. Ama Iowa'daki oy oranı, birçok Amerikalının ona ısınamadığını açıkça gösterdi. Demokratların bu kez gerçekten kazanacak bir aday seçme kararlılığı göz önüne alındığında, üstün gelmek istiyorsa Hillary New Hampshire'da kendine gelmeli. Sonuç ne olursa olsun, bu, Obama ve Hillary gibi merkezi mesajlar veren iki donanımlı aday arasında geçecek bir Demokrat-Demokrat yarışına dönmeye başladı. Kırsal bir eyalete göre hazırlanmış popülist mesajıyla Iowa'da kazanmak için her şeyini ortaya koymuş John Edwards kaybetti. İkinci olmak yeterli değil. Artık yarışı sonuna dek götürmeye yetecek hız, para ve organizasyonu toparlayamaz. Dördüncü Bill Richardson'ı da aynı kader bekliyor. Joe Biden ve Chris Dodd şimdiden yarış dışı. Demokratlar açısından Iowa'dan çıkan tek net mesaj, bu yıl sola doğru bir 'yalpalama' olmayacağıydı. Sağın durumuysa iyice belirsiz. Huckabee Iowa'da birçok olumsuzluk sayesinde kazandı, en başta Mormon Mitt Romney geliyordu. Ama olumlu bir nedeni de vardı, Huckabee Bush'un siyasi tabanı olan muhafazakâr ve evanjelik Hıristiyan oylarını alabildi. Şimdiki soru, Huckabee'nin hoş tavırları sayesinde, 1988'de Iowa'da geniş oy alan (evanjelik rahip) Pat Robertson'dan daha başarılı bir biçimde bu tabanın ötesine geçip geçemeyeceğiyle ilgili. Bu gerçekleşmezse, Huckabee'nin ana rolü, John McCain veya Giuliani'nin öne geçmesine izin vererek Romney'nin umutlarını söndürmekle sınırlı kalır. Iowa hepimizin ihtiyacı olan bir ABD'yi açığa çıkardı: Bush yıllarının, hatta belki Clinton yıllarının bile ötesine geçmeye çalışan bir ülkeyi. Iowa'da tüm adaylar için en önemli kelime 'değişim'di. İki partiden de statükonun adayı olarak ortaya çıkan olmadı. Bu durum Demokratlara yarayacak. Başkanlığa giden yol dönemeçlerle dolu da olsa, Iowa'dan çıkan mesaj dikkat çekici. Ocak 2009'da Beyaz Saray'da siyah bir adam olabilir: İçki servisi yapmak için değil, Oval Ofis'te oturmak için. (Başyazı, 5 Ocak 2008) gökyüzü kadar kırmızı 2006

yirminci yüzyıl tarihi

20. âsır tarihi

Yoksa laiklik çağdaş bir bağnazlık mı?

 

Etyen Mahçupyan
   
  Etyen Mahçupyan

 

 

Yoksa laiklik çağdaş bir bağnazlık mı?

Başlık, çarpıcı olsun diye konulmuş değil... Laikliğin demokrasi açısından ne denli hayatî önemde olduğu da malum.

Çünkü bu 'hakemlik ilkesi' bir yandan devletin her türlü inanç karşısında aynı mesafede durmasını ve herkesin başkalarına zarar vermeden kendi inancı doğrultusunda yaşamasını garanti altına alırken, herhangi bir inancın devlete egemen olmasının da önünü kesiyor. Dolayısıyla laikliği benimsemiş olan toplumlarda inanç üzerinden siyaset yapmanın anlamı kalmadığı gibi, bu inançların gelecekte üretebileceği şekiller ve çeşitlenmeler karşısında da nötr bir tavır alınmış oluyor. Bu durum, inanç alanında geleceğe ipotek koymayan bir anlayışın tezahürü... Diğer bir deyişle böyle tanımlanan, algılanan ve yaşanan bir laiklik, demokrat bir toplumsal düzenlemenin vazgeçilmez parçası...

Ne var ki her kavram gibi laiklik de sahip olduğumuz zihniyetin içinde şekillenir. Eğer bu zihniyet demokratlığa çok yatkın değilse, 'laiklik' kelimesi kullanılmaya devam edilse de, kavramın içeriği ve işlevi değişecektir. Nitekim nasıl demokrasiden hiçbir biçimde nasibini almamış bazı rejimler kendilerine 'demokratik cumhuriyet' deme gereği duymaktaysalar; aynı şekilde demokrat bir laikliği hazmedememiş toplumlar ve devletler de kendilerini ille de 'laik' olarak tanımlayabilirler ve bu 'laikliğin' bizatihi demokratlık olduğunu iddia edecek kadar cahilane bir tutum içinde olabilirler.

Türkiye'deki başörtüsü yasağı bu tür bir cahilane tutumun bizde de geçerli olduğunun ipuçlarını veriyor. Hukukî hiçbir temeli olmayan ve idarî işlemle sırf kıyafetinden ötürü bazı insanların kamusal alanda yer almalarını yasaklayan böylesine akıl dışı bir tasarrufta ısrar edilmesi nasıl açıklanabilir? Laik kesimin bir bölümünün başörtülüleri tanımadığını ve hatta tanımak da istemediğini; sadece ne pahasına olursa olsun onları kendi hayat alanlarının dışında tutmak istediklerini tespit ettiğinizde bu meselenin siyaseti epeyce aştığını anlıyorsunuz. Görünüşte psikolojik korkuları ima eden bu dışlama isteğinin ardında apaçık bir özgüven eksikliği var. Laik kesimin bir bölümü Türkiye toplumunu tüm çeşitliliği içinde kavramaktan aciz olduğu ölçüde, kendisini cemaatleştirmiş durumda.

İronik olan şu ki, geleneksel kesim olarak daha cemaatçi olması beklenen muhafazakârların cemaat kabuklarını kırmaya, dışa açılmaya meylettiği bir dönemde; 'modern' olduğu varsayılan laik kesimin bazı insanları kendilerini içe kapatacak bir cemaatleşmenin peşindeler. Buradan çıkarılabilecek sonuçlardan biri şudur: Başörtülü kişi, laik kesimin bazı üyeleri için 'olmaması gereken' bir insan türünü temsil etmektedir. Buradaki 'olmaması gereken' sözü fizyolojik olarak mümkün olmayanı değil, doğal olarak 'tercih edilemez olanı' ima eder. Bu mantığa göre tabii ki dünyada başını örten dindarlar var olabilir; ama onların 'bizim dünyamızda ve hayatımızda' yeri olmamalıdır.

Böylece 'bizim dünyamız ve hayatımızın' ne olduğu, nasıl bir şey olduğu sorusuna geliriz. Laik kesimin çoğunluğu bunu 'modern' ve 'çağdaş' kelimeleri ile betimlemeye çalışırlar. Söz konusu kavramlara atfedilen içerik ise dinsel inançlarından uzaklaşarak 'aydınlanmış', Batılı hayat tarzını benimseyerek 'ileri' bir medeniyet seviyesine ulaşmış olmayı ifade eder. Dolayısıyla 'laik' olmak bir kimlik sahibi olmak demektir... Öte yandan 'laik' kişi, bir önceki cumhurbaşkanının vurgulamaktan hoşlandığı üzere 'olunması gereken' kişidir. Bu 'laik' olanla olmayan arasında 'doğal' bir hiyerarşinin mevcudiyetine işaret eder. Diğer bir deyişle 'laik' olanla olmayan arasında eşitlik söz konusu olamaz; çünkü biri ileri öteki geridir. Böylece nötr bir hakemlik kurumu olarak laiklikten çıkıp, çağdaşlığın belirtisi ve taşıyıcısı bir kimlik olarak laikliğe varırız. Kimlik ise her zaman bireyi aşan grupsal bağları ima eder. Dolayısıyla Türkiye'de laiklik aynı zamanda yeni bir cemaatleşmenin dinamiği ve kıstası olarak işlevselleşmiş ve kendisini muhafazakârları n 'üzerinde' bir konuma oturtmuştur. Bütün bu bakış açısının rasyoneli ise insanlık tarihinin 'çağdaşlaşmaya' dönük bir ilerleme olduğu ve bugün geri olanların yarın ileri olanlara benzeyeceği inancıdır. Öyle ki tarihin bu yasasını kabul etmemekte direnenler, örneğin başörtülüler; ancak irticaî bir unsur olarak değerlendirilebilirler.

Bu durumda laiklerin gözüyle laiklik iki işleve sahip olacaktır: Laik olmayanların laikleştirilmesi için bir düzenleme oluşturmak; ve laik olmayanların laik hayatı sabote etmesini engelleyecek tedbirleri almak... Yıllardan beri uygulanan utanç verici başörtüsü yasağının altında bu anlayış yatmakta.

Ancak burada, hazmedilmesi pek de kolay olmayan bir durum var: Türkiye'deki laiklik açıkça cemaatleştirici ve hiyerarşi üreten bir bakış. Kamusal alanın 'steril' kılınmasına, yani istenmeyen vatandaşların oradan uzak tutulmasına yönelik bir tutum. Kısacası bu laiklik, demokratlıkla ve demokratik bir rejimle çelişki içinde...

Hanioğlu'nun ilginç tespitleri

Karşımızdaki meseleye iki şekilde yaklaşmak mümkün: Biri en temel insan hak ve özgürlüklerini ihlal eden bu eşitsiz ve adaletsiz durumun ortadan kaldırılması için uğraşmak. İkincisi ise bu durumu anlamaya, laik kesimin nasıl bu hale geldiğini kavramaya çalışmak. Söz konusu alanda sıkça yazan ve ufkumuzu açan düşünürlerden biri de Şükrü Hanioğlu. Geçen günlerde 'Seçkinler, modernlik ve dindarlık' (*) başlığı ile kaleme aldığı iki bölümlü makalesi gereksindiğimiz yanıtları içermekle kalmıyor, epeyce ilginç tespitlere de olanak tanıyor.

Hanioğlu'nun makalenin ilk bölümündeki sözleriyle "İkinci Meşrutiyet Dönemi Garpçıları"nın din konusundaki tezleri on dokuzuncu asır ortalarında Almanya'da gelişen ve vülger materyalizm (Vulgärmaterialismus ) olarak adlandırılan bilimci (scientist) hareketin temel yaklaşımları etrafında şekillenmiştir. .. Geleceğin toplumunda bilim tüm insanlığın dini haline gelecek ve bu sayede her türlü inançtan arındırılmış, deneysel bilimin yol göstericiliği dışında hiçbir rehbere ihtiyacı olmayan yeni bir gerçeklik şekillenecekti. .. Garpçı entelektüellere göre, Batı'nın bilimin din haline geldiği topluma geçiş alanında daha fazla mesafe kat etmiş, bu hedefe daha çok yaklaşmış olmasının temel nedeni ciddi bir dinî reform yaşamış olmasıydı... Dolayısıyla henüz 'geçiş toplumu öncesi' karakterini taşıyan Osmanlı toplumu ancak ciddi bir dinî reform sonrasında sınıf atlamayı başaracaktı... Bu, Garpçıların, Cumhuriyet'e devrettikleri en önemli tezlerden birisidir. Bu tezin en çarpıcı yönü modern günlük yaşam ile din arasında telâfisi mümkün olmayan bir uyuşmazlık olduğu fikridir... (Bu) yaklaşıma göre din sadece bilimsel açıdan bir hurafe olmakla kalmıyor, aynı zamanda modernliğin, çağdaşlığın karşı tezini oluşturuyordu. .. Din olgusuna İkinci Meşrutiyet Garpçılığı tezleri çerçevesinde yaklaşan ve bunlara dayalı bir din siyaseti geliştiren erken Cumhuriyet bilimciliği, bir anlamda, on dokuzuncu yüzyıl Alman vülger materyalizminin, pek de öngörmediği, zaferidir. Bu yaklaşım, insanlık tarihinin bir din-bilim çatışması olduğunu, Batı'nın maddî gelişiminin altyapısının dinî reformlarla sağlandığını ve benzeri ıslâhât yapılmaksızın Türk toplumunun ilerlemesinin mümkün olmadığını savunmuştur.. . Cumhuriyet ideolojisi 'asrîlik' kavramını da Garpçı yaklaşım çerçevesinde değerlendirmiş ve ileri maddî gelişmişlik gösteren toplumların kültürel değerlerinin, davranış biçimlerinin 'evrensel', 'medenî', 'modern' ve 'asrî' olduğunu varsaymıştır."

Bu uzunca alıntı, Cumhuriyet'in devralmış olduğu ve sistematize edip siyasallaştırarak günümüze taşıdığı zihniyete güçlü bir ışık tutuyor. Laiklerin niçin böyle davrandığını, devletin inanç alanında demokratik bir yaklaşımdan nasıl bu kadar uzak olabildiğini daha iyi anlıyoruz. Görünen o ki Türkiye'de devlete ve laik kesime egemen olan zihniyet kendisini 'ileri', kendisine benzemeyeni ise 'geri' sayan ve bu ayrımı dindarlık üzerinden yapan bir bakışı ifade etmekte. Dolayısıyla da 'geri' olanı eğitmekten tutun, baskı altına almaya kadar uzanan bir dizi siyaseti meşru kılmakta.

Hanioğlu, makalesinin ikinci bölümünde ise "erken Cumhuriyet ideolojisinin" İkinci Meşrutiyet dönemi Garpçılarından farklılaştığı iki konu üzerinde durmuştu. Bunlardan biri Garpçıların dinin yerini dolduracak manevî yönü kuvvetli bir felsefe arayışlarına karşı Cumhuriyet'in böyle bir ihtiyaç duymaması ve bunun tabii neticesi olarak "bilim ve modernlikle uyumlu bir İslam yaratma" gayretinin öne çıkmasıdır. Diğer bir deyişle Garpçılar zaman içinde çağdaş bilimle 'uyumlu' hale gelecek bir dindarlığı yeğlerken, Cumhuriyet bunu yönlendirilmiş , zorunlu kılınmış bir dönüşüm olarak tasavvur etmişti. İkincisi, Garpçıların bilim adına dine karşı çıkmalarının milliyetçi bir yönü olmamasına karşın; Türkçülük akımından beslenen Cumhuriyet'e göre din, Türklüğün yüksek kültürünün gerilemesine neden olmuştu. Diğer bir deyişle zaten yüksek bir kültür olan Türklüğü geçici olarak geriletmişti ve etkisinin ortadan kalkmasıyla birlikte Türklük yeniden 'ileri' konumuna gelecekti...

Bilim adına ideolojik dayatma

Böylece dini ve dindarı baskı altına alacak bir ideolojik meşruiyet yaratılmış oldu. Garpçılar için modernlik bir aydınlanma ve bireyselleşme süreci idi... Oysa Cumhuriyet için modernlik, milliyetçilik üzerinden 'çağdaş' bir cemaatçiliğin ihya edilmesini ifade etti. Batı'da laiklik her zaman bilimle dini karşı karşıya getiren bir ideolojik mesele etrafında algılandı. Herkesin aynı kurallara tabi olduğu eşitlikçi bir bakıştı bu ve gelişmenin bütün toplumları aynı biçimde etkileyeceği inancı üzerine kurulmuştu. Buna karşılık bizde laiklik bizzat toplumsal kesimleri karşı karşıya getiren bir yönetim meselesi olarak tanımlandı. Toplumun dindarlık üzerinden ileri ve geri cemaatlere bölünmesi, bunlar arasında 'doğal' bir hiyerarşi ürettiği ölçüde ileri olanın geri olanı yönetmesini de meşru kıldı. Böylece geri olan cemaatin homojenizasyonu, denetimi ve gerektiğinde baskı uygulanarak engellenmesi sıradan bir uygulamaya dönüştü...

Cumhuriyet yönetimi iddia edildiğinin aksine demokrasiye aykırı ölçütlere sıkı sıkıya bağlı kalmayı bugün de sürdürüyor. Sergilenen otoriter zihniyet ise giderek daha da anakronik hale gelmekte, çünkü Garpçılar döneminde varsayılan 'bilimsel' temel de tamamen eriyip gitmiş durumda. Günümüzde dinle modernliği karşıtlık içinde gösteren ilerlemeci toplumsal bakışın bilimsellik bir yana, doğrudan cehaleti inanç haline getirdiği meydanda...

Hanioğlu'nun aktardığı detaylardan biri ise halimizi çok daha çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Cumhuriyet otoriter ve milliyetçi bir laiklik yorumunu sahiplenirken, "geleneği savunanlar bu tür yukarıdan aşağıya modernliğe uyumlu hale getirilen din yerine, dinin süreç içinde kendi kaynaklarına dayanarak modernliğe cevap vermesinin daha uygun olduğunu savunmuşlardır. " Diğer bir deyişle Cumhuriyet döneminin gelenekçileri meğerse tamamen bilimsel bir bakışa sahiplermiş.. . Cumhuriyet ise bilimsellikle hiçbir ilgisi olmayan ideolojik bir dayatmayı 'bilim' sanmakla kalmamış, bu dayatmacılıktan bir de kimlik üretip, onu da 'çağdaş' saymış...

gökyüzü kadar kırmızı 2006

HTTP://ENFLASYONCANAVAR.BLOGGUM.COM

1 CENT 1 KURUŞ

sosyalgüvenliği tam TÜRKİYE

1 DOLAR 1 TÜRK LİRASI NOKTA KADAR MENFAAT İÇİN VİRGÜL GİBİ EĞİLME Nano-Quote: "Any intelligent fool can make things bigger, more complex and more violent. It takes a touch of genius-and a lot of courage-to move in the opposite direction." -Albert Einstein Nano-TERCÜMESİ: . "herhangi bir zeki enayi, daha şiddetli ve daha fazla complex, daha büyük şeyleri yapabilir". Yöne tamamlayan bir rol'de de çok cesaretle hareketi ve geniusun bir dokunmasını tutar. . Albert Einstein. "konuş TÜRKİYE ve veya İsmet Özel'i okuma klavuzu" Aşk üçgeni olmayan bir film görmedim ben. Bu üçgende x, y'ye; y, x'e; z'de x'e aşık olur genelde. Bazen, senaristler işi o kadar karıştırır ki, bazı aşklar dörtgene kadar varabilir. Hayır grup seksten bahsetmiyorum. Hatırla Sevgili'de var böyle bir aşk dörtgeni mesela. Ahmet, Mişen'e; Yasemin, Ahmet'e; Necdet, Yasemin'e; Leyla da, Ahmet'e aşık bu dizide. Sonra Ahmet Mişen'den cayıp Yasemin'e aşık oluyor. Tabii bu tür durumlarda, aşk kare olmaktan çıkıp aşk yamuğuna dönüyor iş. Senaristlerin işi çok fazla karıştırdığından şikayet etmiştim. Aslında ne kadar karışık olabilir ki, geometri; "Karenin çevresi kenarların toplamıdır" şeklinde ne de olsa formülü var, formülleri var. Ama gel gör ki, aşkın formülü yok. İki kişinin ilişkisi bile yeni bir kişilik oluştururken, yani her ilişkinin kendisine göre karekteristiği varken; ki, ben bu yüzden hiç bir, ideal ilişki vaat eden kitapları okumazken, nasıl böyle aşksal üçgenlere, dörtgenlere kadar senaryo yazıyorlar? Nerden alıyorlar bu cesareti? Arkalarında kim var? Kim varsa ben de, yaslanmak istiyorum da ben... Şaka bir yana, konumuza dönelim: "Doğrusal Aşk". Nedir doğrusal aşk? İki nokta arasındaki düz bir çizgi, doğrusal bir çizgidir. O zaman da, doğrusal aşk, iki kişi arasındaki aşktır. Ve doğru bir çizginin sonsuza kadar uzaması gibi, doğrusal bir aşk da sonsuza kadar uzanabilir. Ne kadar romantiğim? Romantikliği es geçersek, ya kardeşim! ben, x'in y'ye; z'nin, f'ye; k'nin, n'ye aşık olduğu ve her şeyin nizami bir şekilde devam ettiği, çiftlerin eşli okey oynadığı, aşk üçgenleri olmadan bir filmi ölmeden izleyemeyecek miyim? Göremezsem ben ne yapacağımı biliyorum. Elimi hiç kaldırmadan çizdiğim bu şekile, ve belirttiğim harflere birer isim verip öyle bir aşk geometrisi oluştururum ki, bir daha kimse aşk senaryosu falan yazamaz. Senaristler size sesleniyorum. KELEBEK ETKİSİ Kelebek Etkisi, bir sistemin başlangıç verilerindeki ufak değişikliklerinin, büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen isimdir. Bu kuramı ilk olarak 1963 yılında meteorolog Edward N. Lorenz adlı bir bilim insanı, bilgisayarında hava durumlarıyla ilgili hesaplar yaparken bulmuştur. Edward N. Lorenz, ilk hesaplamasında 0,506127 sayısını başlangıç verisi olarak kullanmış; ikinci hesaplamada ise, ondalıksayı temsillerindeki (binler basamağı sonrasındaki değerleri) çıkararak 0,506 sayısını kullanmıştır. İki sayı arasında sadece-ve-sadece yaklaşık 1/1000 (binde bir), yâni bir kelebeğin kanat çırpmasının yarattığı rüzgârla eşdeğerde fark olmasına rağmen, süreç içindeki ikinci hesabın, birinci hesaba karşın çok daha farklı neticeler verdiğini bulgulamıştır. Elbette ki, Lorenz'in sanal dünyasında geçerli olan kurallar Newton'un kanunlarından yola çıkarak kurulmuş deterministik kurallardır. Lorenz, ilk başta bu deterministik sistemi anlamayı başarırsa, atmosfer olaylarını da belli bir yaklaşıklıkla anlayabileceğini ve de tahmin edebileceğini düşünüyordu. Yaklaşık aynı tarihlerde Von Neumann adlı diğer bir bilim insanı da Yüksek Araştırmalar Enstitüsü'nde benzer bir düşünceyle atmosfer olaylarını anlamaya çalışıyordu. Von Neumann da, atmosferin deterministik bir modelini kurarak hava durumuna istediği gibi müdahâle etmek amacını gütmekteydi. Von Neumann'a göre hava hareketleri deterministik bir sistemdi ve yeterince güçlü bir bilgisayar ve yeterli sayıda gözlemle pekâlâ bu sorunun üstesinden gelinebilirdi. Ancak o tarihlerde bilgisayarların gücü ve kapasitesi yetersiz olduğu için Von Neumann, öncelikle daha güçlü bilgisayarlar geliştirmeye ağırlık vererek bir başka açıdan bu kurama katkıda bulunuyordu. Lorenz ise, kendi sistemini biraz daha incelediğinde sadece 3 denklemin hava olaylarını taklit etmeye yeteceğini görmüştü. Basitleştirilmiş denklemlerini daha iyi yorumlayabilmek için bir başka yöntem geliştirdi. Sonunda, normalde sayılardan oluşan çıktıyı (çizelgeyi) bir yazıcı ile görünür hâle getirmeyi başardı. Böylelikle atadığı herhangi bir parametrenin zamanla nasıl değiştiğini bir bakışta görebiliyordu. Lorenz 1961 yılında, bu ardışık dizilerden birini ayrıntılarıyla incelemeye karar verdi. Bunu görebilmek için ise tüm sistemi baştan başlatmak yerine ortalardan bir yerden başlattı. Makineye başlangıç değerlerini yükledi bir saat kadar sistemi çalışması için serbest bıraktı. Bir saat sonra çıktılara baktığında ise hiç beklemediği bir durumla karşılaşmıştı..! Sistem bir öncekinden çok daha farklı bir çıkış üretmişti! Bu duruma oldukça şaşıran Lorenz, ilk başta bilgisayarındaki vakum tüplerinden birinin yandığını düşünmüş, ancak teknik bir aksama olmadığını görünce, kısa bir süre sonra şok edici gerçeği fark etmişti. "Kelebek Etkisi" ya da Başlangıç koşullarına hassas bağımlılık. Lorenz, altı haneli kesirli bir sayı olan başlangıç değerini (0,506127) değil de, sadece üç basamak olarak (0,506) girmiş ve doğal olarak, binde birlik bir farkın sistemi o kadar da etkileyemeyeceğini düşünmüştü. Aslında bu varsayım akla uygundu, çünkü geleneksel (Deterministik) fizikte, girişteki ufak değişimlerin çıkışta da ufak değişimlere yol açacağı düşünülmekteydi. Kural olarak, neredeyse doğru bir girişe karşın, yine neredeyse doğru bir çıkış elde edilmeliydi. Oysa Lorenz'in sistemindeki simülasyona göre hava akımlarındaki bu önemsiz değişiklikler çok büyük doğal felâketlere dönüşebilmekteydi. Lorenz, Kelebek Etkisi adını verdiği bu durumu, sonunda doğru analiz ederek meteorolojik olayların tahmin edilemeyecek kadar karmaşık olduğunu betimleyen bir makale yazdı. Doğal olarak, Von Neumann bu görüşe karşı çıktı. Ancak, onun çalışmalarıyla hayat bulan bilgisayarlar ve yazılım teknolojisi ilerledikçe, tüm veriler ve bulgular, bir kez daha Lorenz'in haklılığını hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koyuyordu. Bu süre içinde, Kelebek Etkisi'ne teknik bir isim de verilmişti: Başlangıç koşullarına hassas bağımlılık. Lorenz'in 1963'de yayınlanan orijinal araştırmasında; ilk başlarda, bir martının kanadını çırpmasının hava durumunu sonsuza dek değiştireceğinden bahsedilmekteydi. Daha sonra verdiği konferanslarda ise Lorenz, martıyı daha romantik olan kelebek imgesiyle değiştirdi. Çünkü, aşağıdaki resim, Lorenz Differensiyal Denklemleri'nin AB-3 metodu kullanarak simule edildikten sonra, x ve z eksenlerinin birbirine karşı çizilmesi sonucunda elde edilmiştir. Doğal olarak bu sonuç çizelgesi, birçok kişi tarafından bir kelebeğe benzetilmekteydi. Bu nedenle bu kuramın adı, yaygın kullanımıyla "Kelebek Etkisi" adıyla bilim çevrelerinde de kabul gördü. ADMİNİSTÖR, MODERATÖR, EDİTÖR STATÜKOSU !!! MEDYANIN İNTERNETTE YAPILANMA PROJESİ 100 ADMİN HUSÛSİ-YETİ ! 1-)Admin ezeli ve ebedidir.! 2-)Admin her zaman her kosulda haklidir.! 3-)Admin söyledigi sözün arkasindadir 4-)Admin kâti ve disiplinlidir. 5-)Admin digerlerinden farklidir öyle olmak zorundadir. 6-)Admin OnuR u ilkeleri ve karizmasi için yasar 7-)Herkes admine karsida olsa o bildigini yapar.! 8-)Admin yalan sölemez sölemisse mutlaka bir bildigi vardir veya yanlis anlasilmistir.! 9-)Admin haksizlik yapmaz yapsada herkese yapmistir. 10-)Admin çok iyi çok tatli bir insan degildir. 11-)Admin polistir hirsizlar oldukça ortaya çikar. 12-)Adminin amaci hapse atmak degil; disarda olanlari korumaktir. 13-)Admin sivilken en sevdigi arkadasi olan birine,gerçekten haketmiyorsa görevdeyken ona yetki vermez. 14-)Admin haksiz oldugunu anlasada bunu kabul etmez 15-)Kabul etse bile bunu dogrudan söylemez. 16-)Admin rezil olmaz.Bir sekilde olayi çevirir. 17-)Adminin dedigi dediktir asla kararindan asla dönmez. 18)Adminin cevaplayamacagi soru olmaz. 19)Bilmedigi bir soru varsa bos birakmaz.Bir sekilde yanitlar. 20-)Admin her durumda lafi çok iyi çeviren lehine döndüren kisidir. 21-)Admin çok konusmaz. 22-)Admin lüzümsüz muhabbetler içine girmez 23-)Admin karizma sahibidir bunu korumalidir. 24-)Admin kisa ve net konusur 25-)Admin kurallar dahilindede olsa kendine laf söyletmez 26-)Admin kurallari kendine göre degistirir. 27-)Adminin bulundugu yerde kanun o dur. 28-)Admin baska bir yere normal kullanici olarak gitmez. 29-)Admin ona ihtiyaç duyuldugu için vardir. 30-)Admin bir samuray gibi onuru için ve bir asker gibi baskalari için yasar. 31-)Admin için zaman ve yer kavrami yoktur. 32-)Admin kendi karizmasina yakismaycak basliklar açmaz 33-)Admin sirnasmaz gayri ciddi eylemler yapmaz. 34-)Admin kim olursa olsun herkesi kullanici olarak görür 35-)Admin baskalari bir sey istedi diye bir sey yapmaz kendisi istedigi için yapar. 36-)Admin asla görevini birakmaz.Mücadelesini sürdürür. 37-)Admin resmi ve diplomatik bir dil kullanir... 38-)Admin asik olmayan asik olunan adamdir. 39-)Admin gizlidir saklidir içini kimse bilmez. 40-)Admin disariya kendini anlatmaz. 41-)Gücü otoriteyi simgeledigi için Adminin rengi siyahtir. 42-)Admin alay konusu olamaz.Gülünür ve dalgaya alinirsa admin yaptirim uygular. 43-)Admin dün kabul etmedigi bir seyi bugün etmisse o simdi uygun oldugu içindir. 44-)Admin gerekirse herkesin önünde kullaniciyi azarlar. 45-)Admin geldiginde herkes hazir ol vaziyetinde olmalidir 46-)Admin karsisinda laubali olunmaz bacak bacak üstüne atilmaz sakiz çignenmez. 47-)Adminin resmi,fotografi yoktur o gizlidir. 48-)Admine özel soru sorulmaz 49-)Admin magazinden nefret eden adamdir 50-)Admin güç sahibidir.bunu uygulamaktan çekinmez. 51-)Admin gerekirse pire için yorgan yakar herkesi bir kisi için karsisina alir. 52-)Admin tartismalarda her zaman üstündür.Ezilir veya sikisirsa yetkisini kullanir 53-)Admin gizli olarak siteye gelmez.Aleni olarak gelir; herkes onu görür. 54-)Admin varken onun adina kimse konusamaz. 55-)Admin kardesini arkadasini kayirmaz 56-)Admin hiç bilmesede bir bilene danismaz. 57-)Admin kullanicidan yardim istemez.Soru sormaz. 58-)Admin rica etmez emreder. 59-)Admini harbi insandir dogrudan dobra dobra konusur. 60-)Admin yetenekleri olanlarin oldugu bir görevdir yetenek yoksa asla olunmaz. 61-)Adminler özel insanlardir herkes admin olamaz 62-)Gerçek bir admin yetki tutkunu insandir. 63-)Yönetilmeyi sevmeyen yönetmek isteyenler admin olabilir 64-)Adminlik bir sanattir. 65-)Admin herkese yetki vermez.Verirse degeri azalir 66-)Bir modlugu bin kisi ister bir kisi alir.O bir kiside adminin zorlu testinden geçer onayini alir 67-)Admin sevgiliside olsa haketmiyosa ona yetki vermez. 68-)Admin isle arkadasligi birbirine karistirmayan insandir 69-)Admin profosyoneldir amatörce hareket etmez 70-)Admin gülmez aglamaz heyecenlanmaz sakin ve temkinlidir 71-)Admin ileri görüslüdür.Gelecegi düsünür 72-)Admin hazirliksiz yakalanmaz. 73-)Admin stratejiktir her zaman bir B plani vardir.istisnai durumlarda var gibi davranir. 74-)Adminin haberi olmadigi bir olay veya gelisme yoktur 75-)Admin herseyi herkesden önce bilendir. 76-)Admin sölenmeden sölenmek istenileni anlayan ve çoktan çözmüs olan insandir 77-)Admin pes etmez.Pes etmeme gibi çabasi oldugunuda belli etmez. 78-)Admin statukocudur. 79-)Admin Yenilik yapsa bile bunu kendi kisiligi için yapmaz.Sadece site için yapar. 80-)Adminin her zaman bir bildigi vardir. 81-)Admin unutmaz sadece hatirlamak istemez. 82-)Admin yanlis anlamaz.Karsi taraf yanlis anlatiyordur. 83-)Admin gürültü kavga sevmez. 84-)Admin herkesin fikrini dinler yine bildigini yapar. 85-)Admine iki sor sorulmus ve eger bir tanesinin yanitini bilmiyosa bildigi soruyu cevaplayip digerini unutturur. 86-)Admin sikismaz.Sikistirilirsa ordan kurtulmayi becerir. 87-)Admin polemige gimez.Girdi gibi görünmüsse olayi bitirmek içindir. 88)Admin hep son sözü söler. 89-)Son gülen hep admindir ama bunun nedeni adminin geç anlamasi degil otoritesidir. 90-)Admin bir gece sessiz sedasiz kimseye sormadan yetkileri alan insandir. 91)Admin duygusal konusmalar yapmaz. 92-) admin asla bu isaretleri kullanmaz 93-)Admin idealisttir. 94-)Admine göz yaslarina bogulmus bir kizin sözleri bile tesir etmez. 95-)Bir admin modunu herkesin içinde azarlamaz.BU MOD için degil kendisi içindir.Bu durum kendisine zarar verir. 96-)Bir admin baska bir adminle herkesin önünde tartismaz. 97-)Adminin kendisi gibi admin olanlarla girdigi özel bir yönetim odasi vardir. 98-)Admin ani ve radikal kararlar alan insandir. 99-)Admin gelene hosgeldin gidene güle güle der.Kimseye taviz vermez 100-)Admin olunmaz Admin dogulur..