Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
Amerikalılar değişim istiyor Amerikalılar değişim istiyor. Iowa'da başkan adaylarını belirlemek için yapılan önseçim, herkesin ihtiyacı olan bir ABD'yi açığa çıkardı: Halk, Bush yıllarını aşmak istiyor Bu yıl yapılan değişikliklere rağmen Amerikan başkanlık seçimleri hâlâ bir maratonu andırıyor. Adayların Iowa önseçimlerindeki kazanma yüzdeleri pek öyle etkileyici sayılmazdı. Barack Obama oyların yüzde 38'iyle Demokrat yarışını kazandı, Mike Huckabee yüzde 34'le kazanan Cumhuriyetçi oldu. İkisi de beklenmedik zaferler değildi, fakat ikisi de karşılarındakilere nakavt yumruğu atmış değil. Rakipleri canlı, güçlü ve başka bir rauntta kazanmaları mümkün. Ayrıca Iowa'da yenmek veya yenilmenin ulusal sonucu öngörmeye pek yardımı yok. Ronald Reagan ve Bill Clinton gibi 'doğal kampanyacı'lar, iki dönem başkanlık yapmadan önce Iowa'da kaybetmişti. 2008 seçimleri de Obama'yla Huckabee arasındaki bir yarıştan ziyade, Hillary ile Rudy Giuliani arasında uzun süredir beklenen rekabete sahne olabilir. Fakat bariz sonuçlar da var. Demokratların adayı ya siyahi bir adam olacak ya da bir kadın ve bunun siyahi Obama olma şansı arttı. Iowa'daki üç ayrıntının bir sonraki New Hampshire oylamasında da tekrar ederse manidar olacak. Birincisi, Clinton'ı desteklemesi beklenen kadınlar, daha çok Obama'ya oy verdi. İkincisi Obama, Hillary'yi bağımsızlar arasında kolayca arkasında bıraktı. Üçüncüsü, Obama yeni ve genç Demokrat seçmenlerin açık farkla tercih ettiği adaydı. Hillary birçok açıdan etkileyici. Ama Iowa'daki oy oranı, birçok Amerikalının ona ısınamadığını açıkça gösterdi. Demokratların bu kez gerçekten kazanacak bir aday seçme kararlılığı göz önüne alındığında, üstün gelmek istiyorsa Hillary New Hampshire'da kendine gelmeli. Sonuç ne olursa olsun, bu, Obama ve Hillary gibi merkezi mesajlar veren iki donanımlı aday arasında geçecek bir Demokrat-Demokrat yarışına dönmeye başladı. Kırsal bir eyalete göre hazırlanmış popülist mesajıyla Iowa'da kazanmak için her şeyini ortaya koymuş John Edwards kaybetti. İkinci olmak yeterli değil. Artık yarışı sonuna dek götürmeye yetecek hız, para ve organizasyonu toparlayamaz. Dördüncü Bill Richardson'ı da aynı kader bekliyor. Joe Biden ve Chris Dodd şimdiden yarış dışı. Demokratlar açısından Iowa'dan çıkan tek net mesaj, bu yıl sola doğru bir 'yalpalama' olmayacağıydı. Sağın durumuysa iyice belirsiz. Huckabee Iowa'da birçok olumsuzluk sayesinde kazandı, en başta Mormon Mitt Romney geliyordu. Ama olumlu bir nedeni de vardı, Huckabee Bush'un siyasi tabanı olan muhafazakâr ve evanjelik Hıristiyan oylarını alabildi. Şimdiki soru, Huckabee'nin hoş tavırları sayesinde, 1988'de Iowa'da geniş oy alan (evanjelik rahip) Pat Robertson'dan daha başarılı bir biçimde bu tabanın ötesine geçip geçemeyeceğiyle ilgili. Bu gerçekleşmezse, Huckabee'nin ana rolü, John McCain veya Giuliani'nin öne geçmesine izin vererek Romney'nin umutlarını söndürmekle sınırlı kalır. Iowa hepimizin ihtiyacı olan bir ABD'yi açığa çıkardı: Bush yıllarının, hatta belki Clinton yıllarının bile ötesine geçmeye çalışan bir ülkeyi. Iowa'da tüm adaylar için en önemli kelime 'değişim'di. İki partiden de statükonun adayı olarak ortaya çıkan olmadı. Bu durum Demokratlara yarayacak. Başkanlığa giden yol dönemeçlerle dolu da olsa, Iowa'dan çıkan mesaj dikkat çekici. Ocak 2009'da Beyaz Saray'da siyah bir adam olabilir: İçki servisi yapmak için değil, Oval Ofis'te oturmak için. (Başyazı, 5 Ocak 2008)

yirminci yüzyıl tarihi

20. âsır tarihi

Yazılar

Milli takımın mucizevi zaferine kalbi dayanmayanlar da oldu

 

Üç kişi kalpten öldü

22/06/2008

KONYA KOCAELİ/TOKAT -

Milli takımın mucizevi zaferine kalbi dayanmayanlar da oldu. Maç sırasında üç kişi kalp krizi geçirerek öldü. Kutlamaya bağlı trafik kazalarında en az dört kişi yaralandı.


Tokat’ta penaltı atışlarını izlerken aşırı heyecanlanan 62 yaşındaki Hüseyin Polat, kalp krizi geçirerek öldü. Kocaeli’nin Gebze ilçesinde bir tekstil

fabrikasında çalışan 38 yaşındaki Ramazan Taşpınar, Semih’in gölüyle aşırı heyecanlandı, penaltı atışları sırasında fenalaştı.

Maç sonrası hastaneye

kaldırılan ve kalp krizi geçirdiği anlaşılan Taşpınar kurtarılamadı.


İzmit’te maç sırasında aşırı heyecanlanan 31 yaşındaki Mehmet Yılmaz kalp krizi geçirerek öldü. Ailesi, maçtan sonra yüzünü yıkamak için banyoya giden Yılmaz’ı uzun süre geri gelmeyince ölü buldu.


Konya’da kutlamalara katıldıktan sonra evine dönen lise öğretmeni 52 yaşındaki Hüseyin Tekin, yolun karşı tarafına geçerken otomobilin çarpması sonucu öldü. Olayla ilgili soruşturma sürüyor.


Gaziantep’te ailesi ile sevinç kutlamalarına katılan 15 yaşındaki Ali Telefoncu, aracın üstünde Türk bayrağı sallarken yere düştü.

Telefoncu’nun

hayati telikesi var. Safranbolu’da sokak kutlamaları sırasında 28 yaşındaki Murat Kaymak, sarktığı araçtan kafaüstü düşerek yaralandı.

Adana’da kutlamalar sırasında yolun karşısına geçmeye çalışan 25 yaşındaki Songül Özütok’a da, maç sevinciyle kornaya basarak aşırı hızla giden

bir otomobilin altında kaldı. ( aa)

 

Siz bu mısraları okurken Kader Maçı oynanmış olacak

 

 

Terim’in baskın toplantısı

Terim’in baskın toplantısı 21/06/2008


Siz bu mısraları okurken Kader Maçı oynanmış olacak; ben bu mısırları kaynatırken henüz cuma öğleden sonra.


Bu Maç; bir adamın, bu adamın kaderini belirleyecek- ne tuhaf!


Türkler, ya göklere çıkaracaklar, yeniden İmparatore olacak ya da yerin dibine batıracaklar ve hepsi birden koro halinde “Ben dememiş miydim?” diyecek.


Biz değil de; ben, ben, ben, bennnnn!


Son (mecburi futbol bulaşıklığında) gördük ki, gördüm ki; Bütün Türkler


birer milli takım antrenörü: Takım kuruyorlar, taktik veriyorlar,


en doğrusunu onlar biliyorlar.


Ben futboldan zırnık anlamadığım için, Terim, bir psikoloji ve taktik dehası mıdır, yoksa doğru zamanda doğru yerlerde (takım başlarında) bulunup olayların ve kısmetinin kaymağını yiyen 1 Şans Abidesi midir, bilemiyorum harbiden.


Ve fakat Çek Galibiyeti’nin ardından düzenlediği Baskın Toplantısı’nı Star Anahaber’in ‘Bu ne şiddet ne celâl’ alt yazısı eşliğinde izledim ve şahsıyla ilgili havagazından ibaret olduğuna dair fikirlerim 180 derece değişti.


‘Bu ne Hikmet, ne Cemal?’ yazardım ben şahsen.

Ve de öylesine Hakiki 1 Sinir Vakası’ydı ki Terim, beğendim.


Nasıl kin ve intikam dolu spor yazarlarına, nasıl gıcık spor muhabirlerine; olursa bu kadar olur. (Daha fazlasına ‘Psycho’ deniyor.)


Efendim “Örf ve ananelerimize sığar mıymış?

Nasıl olur da futbolcuların annelerini arayıp görüş sorarlarmış ve hatta (bu gizli bilgi onda saklıymış)

görüş vermek istemeyen bazı annelerin suratına telefonu kapatırlarmış?”


Bu arada Milli Takım Anneleri herkesin ayılıp bayıldığı bir reklamda oynadı, biliyorsunuz.

Bana çok antipatik ve suni geldi reklam.

Türbanlı anneleri de kınadım Güzel Kemalistler adına.


Reklamda oynatacak kadar afişe edersen anneleri, görüşleri de alınır elbet.


Ve fakat Terim’le ilgili esas kanaatim şu: Bu Adam o kadar artist, o kadar artist ki; Bu Adam gerçek!


Zira böylesi bir artistlik Robert de Niro’da, Al Pacino’da var.

Al; ‘Godfather’da oynat yani Terim’i.


Cuk oturur.


Ve fakat Terim bi Robert de Niro olamayacağına göre GERÇEK BİRİ.


Evet, evet!


Öylesi bir Hakiki Sinir Katsayısı’na kimse teatrallikle ulaşamaz. Yoksa buyursun gitsindi Hollywood’a. Oscar’a Nobel demezdi. Silir süpürürdü.
Benim hissiyatım Hırvatlar’ın bizi yeneceği yönünde; ama dilerim olmaz. Her nevi zafere susamış Bu Çöl Milleti lıkır lıkır içsin isterim hakkaten zafer şarabını. Pardon, zemzemini.


Zaten Terim’in kankası spor yazarına çatlattığına göre “İtalya’da çok mühim bir takımdan teklifi de hazır”mış.


Her halükârda Bu Terim küsmüştür buralara.

Gidecektir.

Ama oralarda da ne kadar tutunabilir

(ilk sefer pek bi şaibeli başarılarla donanmıştı)

bilinemez.


Ve fakat: bütün bunlardan bana ne?


Spor; üç-beş gün yükleme yapsam, pardon futbol yani- yazabilirim.


Ama benim gözüm ekonomi yazarlığında Değerli İzleyicilerim.


Cari açığın düşürülebilmesi mümkünat dahilinde midir?

Kur çapası olarak da roketlenen faizlerle nereye kadar?

Bu mevzular ve fırından yeni çıkmış

kendi imalatım eğrilerle, devam edeceğiz. Ekonominin kara gidişatına.

 

AB Türk demokrasisini desteklemeli open democracy 17 Haziran 2008

 

 

AB Türk demokrasisini desteklemeli

22/06/2008
document.write(); KIrsty Hughes 

AB, genişlemelerinin bir dizi ülkede demokrasiyi nasıl desteklediğiyle övünmeyi sever. Fakat Türkiye’yle ilgili iç tartışmaları, bu ülkenin siyasi acılarını son yıllarda artırdı. Birlik Türkiye’nin krizinde olumlu rol oynayacaksa, siyasi zekâsını ve demokrasiye inancını harekete geçirmeli

Türkiye’nin siyasi ve demokratik sorunları derinleşiyor. Ülkenin dahili rahatsızlıkları yeteri kadar vahim, fakat şu ek faktör de işleri karmaşıklaştırıyor: Yurt dışındaki dost ve ortakları varsayılan taraflardan çok azı, olayların gidişatı üzerinde olumlu bir etkide bulunmaya ehil veya istekli.
2000’lerin başına dek sözlerine dikkatle biçimde kulak verilen AB, Türkiye’yle üyelik müzakerelerine yönelik yaklaşımının sendelemesine izin vermesinden sonra nüfuzunun büyük kısmını kaybetti. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki pekçok kişi Türkiye’yi son yıllarda yakından izliyordu; Başbakan Tayyip Erdoğan liderliğinde iktidarda bulunan AKP’nin başarısının, İslami inançlarla demokrasiyi yeni ve etkili bir biçimde birleştiren bir model sunup sunmadığını inceliyolardı. Onların da umutları askıya alınmış durumda.

Olumlu çıkış yolu yok gibi
Görünüşe göre siyasileşmiş bir yargının iktidar partisini kapatmaya ve bizzat Erdoğan’ın kendisiyle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de dahil olmak üzere 71 siyasetçiye yasak getirmeye yönelik bir davayı görmeye hazırlanması, acil bir endişe kaynağı. Bu karmaşanın ortasında, Türkiye’nin doğu ve güney komşuları birçok kaygıya, fakat çok az etkiye sahip. ABD’nin potansiyel rolü büyük, fakat Bush yönetiminin son günlerinde ortaya konulamıyor. AB, İrlandalı seçmenlerin 12 Haziran’daki referandumda Lizbon Anlaşması’nı reddetmesinin ardından kendi krizinin içine batmış durumda ve Türkiye’deki olayları çözme noktasında birleştirici bir rol oynamaya ehil değil.
Türkiye’nin Anayasa Mahkemesi, AKP’nin laikliğin altını oyduğu ve dolayısıyla kapatılmayı hak ettiğine yönelik bir kararı önümüzdeki altı ay içinde her an verebilir. Bazı liberal
Türk yorumcuların deyimiyle, böyle bir ‘yargı darbesi’nin gerçekleşme ihtimali, AKP’nin türban düzenlemesinin iptal edilmesiyle yükseldi.
Kimse AKP’nin kapatılması sonrası ne olacağından emin değil; bir iktidar partisi ilk kez hedef alınıyor olsa da, Anayasa Mahkemesi kurulduğu 1963’ten beri 24 partinin kapatılmasına hükmetti. Bazıları AKP’nin günler içinde yeni bir isimle tekrar ortaya çıkacağını ve kalan 300 vekiliyle yeni bir başbakan altında iktidar partisi olmayı sürdüreceğini savunuyor. Erdoğan’ın da bağımsız aday olarak yeniden seçimlere katılmasına ve meclise girmesine izin verilebilir.
Bazı gözlemcilerse, Erdoğan ve partisinden nefret eden ‘derin devlet’ mensubu otoriter laiklerin böyle bir sonuca rıza göstermeyeceğini ve Erdoğan’ı engelleyip siyasi desteğini zayıflatmanın yollarını arayacağını savunuyor. Bazılarıysa başbakanın, bütün yollarının kapatılması durumunda ülke çapında büyük protestoları kışkırtmayı deneyeceğini ima ediyor. En kötümserlerse, muhtemel şiddet, iç savaş veya yeni bir askeri darbeden endişe duyuyor. Şu an, bu krizden çıkılmasını sağlayacak olumlu bir yol yokmuş gibi görünüyor.
Bu giderek kutuplaşan ihtilafın en iyi nasıl tasvir edileceğine dair farklı bakış açıları söz konusu. Bazıları bunun laiklikle siyasal İslam arasındaki bir yarıştan ziyade, Erdoğan’ın tabanı Orta Anadolu’da yeni ortaya çıkan iş çevreleri ve muhafazakâr orta sınıfın laik, Batılılaşmış seçkinlere meydan okuması karşısında, eski ve yeni seçkinler arasındaki bir ihtilaf olduğunu savunuyor. Diğerleriyse durumu, otoriter laikliğin demokrasiye karşı koyuşu olarak görüyor. Birçok kişi, mahkemeleri siyasileştirmek yerine AKP’yla ilgili laik savı ortaya koyacak güçlü bir muhalefetin yokluğundan şikâyet ediyor.
Türkiye’nin siyasi geleceği belirsiz. Demokrasi bir darbe alıyor, ekonomi gergin ve masada iyi sonuçlar durmuyor. AB’den demokrasi adına pek az ses yükseldi, ki konuşanlar da, onların AKP’yi desteklediğini düşünen laik muhalefetin nefretini kazandı. Türkiye’de pekçokları, AB’nin üyelik müzakerelerine yönelik huysuz yaklaşımının, kimsenin zaten artık kendisiyle ilgilenmediği anlamına geldiğinde ısrar edecektir.
Fakat, iktidar partisi kapalırsa, AB bu iç ihtilaf da pek de kıskanılmayacak bir rolle karşı karşıya kalacaktır. Birliğin Türkiye’yle üyelik müzakerelerini belirleyen kendi kuralları, demokratik prensiplere yönelik ‘ciddi ve sürekli bir ihlal’ meydana gelirse, müzakerelerin askıya alınacağını açıkça belirtiyor.

Merkel ve Sarkozy’ye gün doğar
Avrupa Komisyonu’nun bazı yetkilileri, AB’den böylesine yıkıcı bir tepkinin gelmemesi için şimdiden çabalıyor. Buna karşılık, AB’nin böylesine bir karar verebileceği dönemde, yani Temmuz-Aralık 2008’de dönem başkanlığı Fransa’nın olacak. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve Almanya Başbakanı Angela Merkel, Türkiye’yle müzakereleri durdurma fırsatını kullanacaklar mı? Bu gerçekleşirse, AB üyesi devletlerin çoğunluğu onları destekler mi? AB’nin, Lizbon Anlaşması’na İrlanda’dan çıkan ‘hayır’ oyu üzerine yaşadığı kendi iç krizi, 2008’in ikinci yarısındaki dinamiklere yardımcı olmayacaktır.
AB’nin seçenekleri kolay değil. Müzakereleri durdurmak iki taraftaki milliyetçiler için de lütuf olacaktır, fakat bir ‘yargı darbesi’ne verilen zayıf bir tepki de AB’nin demokrasiyle ilgili kaygılarının sınırlı olduğu izlenimi yaratacaktır. Türkiye’nin AB’deki destekçileri kendilerini, müzakerelerin resmi değil de gayri resmi bir biçimde dondurulmasını savunur halde bulabilirler; böyle bir durumda müzakerelerin sonradan yeniden başlatılmasına karşı Fransız ve Alman vetolarından kaçınılabilir.

Kıbrıs olumlu rol oynar mı?
Müzakerelerin resmi veya gayrıresmi olarak askıya alınmasının bir başka yan ürünü de, Kıbrıs’ta yeni önerilen barış görüşmelerinin neredeyse kesinlikle torpidolanması olacaktır. Fakat prensipte, bu noktada fazlasıyla iyimser olsa da bir ihtimal söz konusu: Kıbrıs, Türkiye’nin adadaki bir barış anlaşmasını veto etmemesi karşılığında, AB’nin üyelik müzakerelerine kısıtlı bir ceza uygulamasını teşvik ederek, bu sefer iyi AB-Türkiye ilişkilerine katkıda bulunabilir.
AB, arkaya arkaya gelen genişlemelerin, Yunanistan’dan Portekiz’e bir dizi ülkede demokrasiyi nasıl desteklediğiyle sık sık övünür. Fakat kendisinin Türkiye’nin adaylığına yönelik dahili tartışmaları, bu ülkenin siyasi acılarına son yıllarda katkıda bulundu. AB önümüzdeki aylarda Türkiye’nin siyasi krizinde olumlu bir rol oynayacaksa, bütün siyasini zekâsını ve demokratik inancını harekete geçirmesi gerekecek. (Avrupa merkezli internet sitesi, 17 Haziran 2008

 

Atatürk’ün Avrupa hayali suya düşecek the boston globe

 

 Başbakan ve partisinin yasaklanması durumunda, devlet en kötü duruma düşecek

ve ironik bir biçimde Atatürk’ün Avrupa düşü son bulacak.

Atatürk’ün Avrupa hayali suya düşecek

22/06/2008
document.write(); H.D.S Greenway 

AKP’nin türban düzenlemesinin iptali kabul edilebilir; ABD’de de Yüksek Mahkeme Kongre’ye karşı çıkabiliyor. İktidar partisinin kapatılmasıysa,

Atatürk’ün Avrupa düşünü sonlandıracak, antidemokratik bir adım olur

Mustafa Kemal eski bir Osmanlı eyaleti olan Yunanistan’da Osmanlı İmparatorluğu’nun
nihai çöküşünden önce dünyaya geldi. Çanakkale plajlarında Türkiye’yi 1. Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğratmaya yönelik talihsiz bir çabaya girişen Fransızlara, İngilizlere ve onların Avustralya ve Yeni Zelanda’dan gelen sömürge ordularına üstünlük sağlayan Mustafa Kemal, ilham kaynağı bir askeri lider olarak ünlendi.


İmparatorluk çöküp İtilaf Devletleri 1920 tarihli Sevr Anlaşmasıyla Türkiye’yi parçalamaya kalkışınca, Mustafa Kemal morali bozulmuş ülke halkını harekete geçirdi, işgalci Yunanlıları kovdu ve Türkiye’nin sınırlarını şu anki haliyle korumak için İngiliz ve Fransızları sindirdi.
Batı’ya karşı üstünlük sağladıktan sonra, yine Batı’ya benzemek amacıyla tarihte bir ülkede
görülmüş en büyük çaplı sosyal dönüşümlerden birine girişti. Arap alfabesi yerine Latin alfabesi kabul edildi; bu durum Türkleri Doğu edebiyatından mahrum bıraktı. Mustafa Kemal, İslam’ın devlet üzerindeki baskıcı etkisi olduğunu düşündüğü olguyu da kaldırdı. Türkiye, Avrupa’daki çeşitli hukuk sistemleri ve anayasalardan alınan yasa ve düzenlemelerle, Avrupa tarzı laik bir devlet haline gelecekti. Bundan böyle Mustafa Kemal, de bütün Türklerin babası, Atatürk olarak bilindi.

Aynı devrim Avrupa’da asırlar aldı
Bunlar referandumla yapılmadı, gelenekçiler direndi. Fakat hepsi, Avrupa’nın Sezar’a ve Tanrı’ya atfedilen şeyler arasındaki denge kurmaya çalıştığı asırların üzerinden atlanarak, neredeyse bir gecede gerçekleştirildi.
Kemalizm resmi doktrin haline geldi ve ordu, yıllar boyun herhangi birinin bu yoldan ayrılması halinde Atatürk’ün ideallerini korumak amacıyla oradaydı. Dinin yaşanmasına izin verildi, fakat Avrupa’da olduğu gibi şahsi anlamda ve devlete müdahale etmeden...
Yıllar geçtikçe Atatürk’ün mirasçıları katı ve uzlaşmaya isteksiz bir hale geldi. Türkiye’nin işleyen bir demokrasisi olmasına rağmen, Kemalist yapı demokrasiye tam anlamıyla güvenmedi ve ordu Atatürk’ün açtığı yoldan fazlasıyla ayrıldığını düşündüğü her hükümeti kovmak için devletin bekçisi olarak her zaman hazır bekledi.
New York Times’ın eski Ortadoğu büro şefi Stephen Kinzer ‘Ay ve Yıldız: İki Dünya Arasında Türkiye’ adlı kitabında, en sevdiği Türkçe sözcüğün ‘istiklal’, en sevmediğininse ‘devlet’ olduğunu ifade ediyor. ‘Devlet’, sözlük anlamının ötesine gidiyor. Kinzer’e göre devlet, ‘her vatandaşın ve her kurumun üstünde, sınırsız güç sahibi bir varlık’.
Kinzer şöyle yazıyor: “Kendi kendilerinin varlığını sürdüren bir seçkin grubu söz konusu -generaller, emniyet müdürleri, savcılar, yargıçlar, siyasi liderler ve medya baronları devletin ne talep ettiğine karar veriyor. Bu seçkinler, devletin görevi olarak algıladığı şeyleri yapmasının önünü açacak yasalar hazırladı ve gerektiğinde yasaların da dışında hareket ediyor.”
Şu günlerde Türkiye’de demokrasi devletin tehdidi altında. Son dönemde Anayasa Mahkemesi, meclisin devlet üniversitelerinde başörtüsünü serbest bırakmaya yönelik kararını iptal etti. Meclis, laik devleti sürdürmeye bağlı Başbakan Tayyip Erdoğan liderliğindeki İslami eğilimli bir partinin kontrolünde. İronik bir biçimde, Erdoğan’ın hükümeti devletin izin verdiğinden daha demokratik. Diğer yandan, kısmen başörtüsü meselesiyle de ilgili, Erdoğan’ın partisinin Kemalist prensipleri tehlikeye atmak gerekçesiyle kapatılması ve liderlerine siyasi yasak getirilmesini öngören bir dava daha söz konusu.
Geleneksel Kemalistleri başörtüsü kadar alarma geçiren başka bir mesele daha yok. Bu, Fransa’daki gibi, esasında laik devletin temeline darbe indiriyor gibi görünüyor. Mahkeme devletin başörtüsüne katlanamayacağına karar verecekse, bırakın versin. Amerika’da da Yüksek Mahkeme gerektiğinde Kongre kararlarını bozmaya karşı değil.

Siyasetten camiye dönüş yaşanır
Fakat demokratik yollardan seçilmiş ılımlı ve dini bir parti zorla yasaklanırsa ve oy sandığına yeniden başvurulmayacaksa, ılımlı İslam ümitleri ne olacak? Erdoğan’ı ve partisini yasaklamak, karşıt fikirleri daha az demokratik Müslüman ülkelerde olduğu gibi siyasi söylemden camilere taşıyacak.
Erdoğan, AB’ye katılma azmindeki -ki Atatürk de bunu arzulardı- reformcu bir hükümete başkanlık ediyor.

Başbakan ve partisinin yasaklanması durumunda, devlet en kötü duruma düşecek ve ironik bir biçimde Atatürk’ün Avrupa düşü son bulacak.

(17 Haziran 2008)

 

Futboldan önce uluslararası rekabet alanı profesyonel güreşti

 

Zafer-hezimat sarmalında Türkiye

Zafer-hezimat sarmalında Türkiye

Koca Yusuf (solda) bir deniz kazasında hayatını kaybetmişti.

Kara Ahmet Paris’te şampiyon olmuştu.

 
22/06/2008
document.write(); AVNİ ÖZGÜREL

Futboldan önce uluslararası rekabet alanı profesyonel güreşti.

Bu spor dalında ilk dünya şampiyonumuz Kara Ahmed, Aksaray Yeşiltulumba’da bir

kahvede geçirdiği kalp krizi sonucu öldü.

Krizin verdiği acıyla sarıldığı kahvehanenin demir parmaklıklarından dokuzunu birbirine geçirmişti...

Milli maç herkese siyasetin ve ekonominin içinde bulunduğu zorlu dönemeci unutturdu.

En koşeli konular bile futboldan örnekler, milli takımın yenilgi ya da mucizevi başarısına yapılan atıflarla izah edilir oldu. Benim bu yazıyı klaleme aldığım saatlerde TV kanallarının reyting tablosu belli olmamıştı. Ancak kimsenin her 10 kişiden en az yedisinin bu  maçı seyrettiğinden şüphesi yoktu; 120 dakika boyunca Anayasa Mahkemesi, AKP hakkında açılmış kapatma davası, kene afeti, toplumsal ölçekte zorluklar, kişisel sıkıntılar dahil ne varsa unutuldu.


Geçmişşin dünyasında ‘milletlerarası müsabaka’ denilen kavram 19. yüzyılın sonunda Fransa’da doğdu... 1899 senesinde 20. yüzyılın başlaması şerefine hem uluslararası bir fuar düzenlendi hem de değişik milletlerden gelen güreşçilerin katıuldığı bir müsabaka. Sen Nehri’nin kıyısında klasik Osmanlı mimarisinin çizgileri esas alınarak inşa edilmiş bir pavyon hazırlayan Türkiye güreşçi olarak da dönemin ünlü pehlivanlarından Kara Ahmed’i Paris’e göndermişti... Pehlivan el’hak kendisine duyulan güveni boşa çıkarmadı, bütün rakiplerini yenerek dünya şampiyonluğu unvanıyla yurda döndü... 2. Abdülhamid’in Osmani nişanıyla ödüllendirdiği, ayrıca bir çiftlik ve bir miktar para ödülü verilen Kara Ahmed’i 1902 senesinde kaybettik. Hayatı boyunca sırtı yere gelmemiş pehlivan Aksaray’da Yeşiltulumba’daki bir kahvehanede otururken kalbine yenildi. Kriz başladığında oturduğu masadan kalkıp acıyla sarıldığı demir parmaklıklara tutunarak doğrulmak isteyen Kara Ahmet’in ikinci bir krizin verdiği acıyla parmaklıkların dokuzunu birbirine geçirdiği bilinir. Yakın zamana kadar anı olarak saklanan demir parmaklık yap-satçılığa kurban gitti. Müteahhide verilen bina yıkılırken bir köşede saklanan parmaklık muhtemelen hurdaya verildi.

Sultan Aziz
Güreşe ilginin takım oluşturma düzeyine çıkışı kendisi de pehlivak olan Sultan Aziz dönemidir. ‘Hasan Pehlivan Bölüğü’ adı altında oluşturulan takımın sporcuları, güçlerini maç için yurtdışından gelen güreşçilerle de yarıştırırlardı. Padişah’ın huzurunda yapıldığı için ‘Huzur güreşleri’ denilen karşılaşmalar şimdi unutulkmuş olan bir olay sonrası ‘bildik usulle’ kaydıyla yapılmaya başlandı. Mısır’dan gelen güreşçilerin ‘Yağlı Mermer Güreşi’ tabir ettikleri müsabaka düpedüz gladyatör döğüşüydü. Yağlanmış mermerin üzerinde yağlanmış olarak kapışan güreşçilerden yere düşenin yaşaması nadirattandı. Sultan Aziz’in bir kez seyredip bir güreşçinin başının mermer zemine çarpma sonucu ölümüne tanık olduktan sonra böylesi güç değil ölüm gösterilerini yasakladığı bilinir.
Dün naklen TV yayını, fax, tele-foto türünden araçlar yoktu elbette. Gerek zafer gerekse yenilgilerden mektupla haberdar olunabiliyordu. Telgraf ve telefon iletişiminin başladığı dönemde de bu imkan spor müsabakasını izlemek ya da sonucu öğrenmekte değil devlet haberleşmesinde kullanılıyordu.
Bu nedenle Amerika’da karşısına çıkacak rakip kalmadığı için ‘Terrible Turc’ (Korkunç Türk) diye anılan Koca Yusuf’un zaferlerinden de ölümünden de bir ay gecikmeyle haberdar olabildi Türkiye...
Güreşçilerden gelen zafer haberleri Cumhuriyet yıllarında da devam etti. İmparatorluğun son yıllarında Galatasaray Lisesi’nde, Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nde yüzmeden beden eğitimine farklı sporlarda gençlerin yetişmesi başlamış, işgal yıllarında futbol hatta krikete ilgi tırmanmaya başlamıştı ama her zaman için gözde olan, gurur kaynağı diye bakılan spor dalı güreşti. 

1924’ten 1955’e
1924 Olimpiyatlarından itibaren de gerek Avrupa gerekse dünya şampiyonalarına katılan milli takım hüsran yaşatmadı. 1948 Londra olimpiyatlarından altı altın dört gümüş madalyayla dönem milli takım 1949 Avrupa Şampiyonası’nda sekiz sikletten yedisinde altın madalya aldı. Ancak 1952’de Burhan Felek’in görevden azledilmesinden sonra önce belli belirsiz sonra açıkça düşüş başladı güreşte. 1995’te tablo hezimetti.
Avrupa şampiyonasına giden milli takımı grekoromen dalında bir, serbestte üç olmak üzere toplam dört madalyayla döndü. Atlanta’daki dünya şampiyonasında tablo daha kötüleşti tek bir gümüş madalyayla döndü takım. Sonu gelmeyen antrenör değişiklikleri, her şampiyonadan sonra başlayan karakucak alışkanlığı üzerine suçlamalar, güreşçilerin para düşkünlüğü üzerine anlatılan hikâyeler... Neticede gurur kaynağı spor umursamazlık girdabına sürüklendi, Turgut Özal’ın girişimiyle Türkiye’ye gelmesi sağlanan Naim Süleymanoğlu’nun ateşlediği haltere terk etti yerini....
***
Çerçeve
Fatih ve Ortodoks kilisesi
Ekümeniklik tartışması bugünün işi, oysa dün böyle bir sorun yoktu. Hatta sorun olmamasından da öte Osmanlı Devleti patrikanenin ekümenik kimliğinin güvencesiydi.
Fetihten önceci süreci uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Bizans ve Roma kiliselerinin ayrılmasından sonra Papalık İstanbul’u hedef alan Katolik ordularını destekleyegelmiş,  Bizans İmparatoru’nun her an başlamasını beklediği Türk saldırısından kurtulmak için destek istemesini de fırsat olarak değerlendirip Ortadoks kilisesinin Roma’nın üstünlüğünü kabul edip Katolik inancını benimsediğini açıklamasını şart koşmuştu.
İmparator Constantin bunu kabul edip vaftiz oldu ancak İstanbul halkının tepki göstereceğini düşündüğü için Papa V. Nicolas’tan kudretli bir adamının kendisiyle birlikte Bizans’a gelmesine izin vermesini istemişti. Papa imparatorun isteğini kabul edip Kiyev Ortadoks Kilisesi Metropoliti iken Roma’ya gidip Katolik inancına geçmiş olan Kardinal İsidor’u ve Midilli Başpikoposunu görevlendirdi. Kafile İstanbul’a vardığında halkın tepkisi kendini göstermekte gecikmedi ama Vatikan’ın para gücü karşısında Ortadoks kilisesi önde gelenlerinin bir kısmı 12 Aralık 1452’de Ayasofya’da yapılan ayine katıldılar ve Katolikliği kabul ettiler... Tepkili halk bu anlaşmayı onaylamayan din adamı Gennadios ve başvekil Notaras’ın çevresinde toplandı. Gerisi malum...
Bizanslı tarihçi Kritovulos’a göre fetihten sonra 2. Mehmed önceden hakkında bilgi sahibi olduğu Gennadios’u arattı. Edirne yakınlarında bir manastıra çekilmiş olan din adamı padişahın davetini ileten muhafızlarla birlikte İstanbul’a döndü... Fatih’in Ortodoks kilisesinin bu önemli ismini merasimle karşıladığını, onu kiliseler birleştiği için varlığı bile ortadan kalkmış olan patriklik makamına atadığını biliyoruz. Bizans’ın şaşaalı günlerinde olduğu gibi görkemli bir tören ve ayinle görevine başladıktan sonra Gennadios’u geçici saraya davet eden padişahın patriğe bir sürprizi vardı. Mücevhercilere kıymetli taşlarla bezeli bir patriklik asası yaptırtmıştı Fatih. Hediyeyi, Gennadios onuruna düzenlenen ziyafette verdi Fatih. Kendi ahırında seçip hazırlattığı ata kadar Gennadios’a refakat eden padişah, onu vezirlerin ve kumandanların iştirak ettiği tantanalı bir merasimle patrikaneye uğurlamıştı.
Ermeni, Musevi ve Katolik inancındaki halkın kendi arasındaki ihtilafların halline patrikaneyi yetkili kılan ferman bir kaç gün sonra ulaştırıldı Gennadios’a. Bu kadarla da kalmadı Fatih, cemaati azalan kiliseyi güçlendirmek için Ulahlı esirleri Rum köylerine yerleşmeleri ve kiliseye bağlı yaşamaları şartıyla serbest bıraktı. Uzun yıllar değişmedi bu bakış. Patrikler 19. yüzyıla kadar Osmanlı protokolunda şeyhülislamdan sonra geldiler.
***
Çerçeve
İlginç kararların yargıcı ‘Karakuşi kadı’ gerçekti...
Türkiye’nin mahkeme kararlarıyla yatıp kalktığı, mahkeme ve Anayasa konuştuğu bu günlerde dilimize yerleşmiş bir deyim çok sık kullanıldı: Karakuşi hüküm! Rahmetli Şevket Rado yıllar önce bu tabirin ayaküstü ve garip kararlar vermesiyle ünlenmiş, Selahaddin Eyyubi’nin vezirlik rütbesiyle Mısır kadılığına tayin ettiği bir Arap olduğunu yazmıştı. İmam Suyuti’nin kitabını kaynak gösteren Rado’nun aktardığına göre tam adı Bahaeddin Karakuş’tu ünlü kadının ve Selahaddin Eyyubi kışı Mısır’da geçirdikten sonra baharda
Şam’a dönerken onun saçma kararlar vererek ahalinin tepkisini çekmesi ihtimaline karşı
tedbir olmak üzere her sene oğullarından birini Kahire’de bırakma yoluna gidiyordu.
Okuduğunda fıkra gibi gelen kararlarından bazıları şunlar Kadı Karakuş’un:
“Evindeki hizmetliler kadının gömleğini yıkayıp kuruması için ipe asmışlar ama rüzgâr kuvvetli esince gömlek yere düşmüş... Bunu gören Karakuş ‘Ya içinde ben olsaydım’ diyerek basmış hizmetlilere cezayı...”
***
“Her sene belirlediği bir miktar parayı sadaka olarak vermeyi âdet edinen Karakuş Efendi bir keresinde öngördüğü meblağı dağıtıp bitirdikten sonra huzuruna bir kadın gelmiş... Fakir olduğu her halinden belli olan kadın kocasının öldüğünü, ancak değil cenazesini kaldıracak, kefen alacak kadar dahi parası olmadığını söyleyerek kadıdan yardım istemiş... Dinlediklerinden büyük üzüntüye kapılan ve bunu saklamayan Karakuş kadına adını sormuş, koynundan bir kâğıt çıkarıp not almış... Sonra kadına dönüp “Önümüzdeki senenin sadaka listesine ilk seni yazdım, var git şimdi” demiş...
***
“Bir gemide yolculuk eden karı-koca Kahire’ye geldiklerinde tayfalardan birinden şikâyetçi olmuş ve Karakuş’un huzuruna gelmişler. Erkek, dövüldüklerini, itiş-kakış sırasında altı aylık hamile olan karısının bebeğini kaybettiğini anlatmış. Karakuş’un davayı dinledikten sonra ‘Haklısın, kaybınızın telafisi lazım gelir’ sözüyle ümitlenmiş adam. Ama Karakuş’un kararı beklediği gibi çıkmamış: “Bu gemici senin karıyı alsın götürsün, yedirip içirsin onunla yatsın hamile bıraksın altıncı ayınca getirip sana versin!..”
**
“Karakuş atı yarışta geride kalınca öfkelenmiş ve seyisine ona bir hafta hiçbir şey yedirmemesini emretmiş. Seyis, yedirmem ama o zaman at ölür, deyince kararı tashih etmiş: Yedir ama benim iznim olmadığını da kendisine söyle ki bir daha geride kalmasın!”
**
“Huzuruna getirilen katil için kısasa hükmedip öldürülmesi emrini veren Karakuş’a kendi adamları, katil olmaya katil ama sizin atlarınızın nalbantı
bu adam... O ölürse atları nallatacak kimse bulamayız, deyince karar değişmiş. Kale kapısının yanındaki kuş kafescisiyle bir işimiz var mı, diye sormuş adamlarına; yok, cevabını alınca, o halde nalbantın yerine onu asın, demiş...”

 

Bosna’da olay vardı

 

Bosna’da olay vardı

Bosna’da olay vardı

Bosna Hersek dahilinde çıkan olaylarda 16’sı Mostar’da olmak üzere 29 kişi tutuklandı. FOTOĞRAF: AP

22/06/2008

BOSNA -

Maçın ardından Bosna Hersek’te çıkan olaylarda 20’si polis 29 kişi yaralandı.

Polis yetkilisi Srecko Bosnjak, futbol maçından sonra önceki gece rakip

taraftarlar ve emniyet güçleri arasında meydana gelen çatışmalarda bazıları ağır 20 polis ve 9 taraftarın yaralandığını belirtti.

Olayların Mostar,

Stolac ve Capljina kentlerinde meydana geldiğini belirten polis yetkilisi, şiddet olaylarının ardından tüm Bosna’da 16’sı Mostar’da olmak üzere 29

kişinin de tutuklandığını kaydetti.

Boşnak polis yetkilisi, emniyet güçlerinin Mostar’da iki rakip taraftar grubu arasında doğrudan çatışma meydana

gelmesini engelleme hedefini yerine getirdiğini belirterek, şiddet olaylarının günler öncesinden planlandığını ve olaylar sırasında aralarında polis

araçlarının da bulunduğu çok


sayıda otomobilin hasar gördüğünü, birçok mağaza ve lokantanın camlarının indirildiğini söyledi.


Mostar’da Hırvatistan-Türkiye maçı öncesinde özellikle Boşnak ve Hırvat mahallelerini ayıran ana bulvar üzerinde geniş güvenlik önlemleri alan

emniyet güçleri, kente bin kadar polis yerleştirmişti.

(aa)

 

Türkiye’nin, dün oynadığı karşılaşmadan daha iyi oynayacağına inanıyorum Alman Yeşiller Partisi Eş Başkanı Claudia Roth

 

 

Roth: Almanya favori ama Türkler de coşkulu

22/06/2008

BERLİN -

Alman Yeşiller Partisi Eş Başkanı Claudia Roth, çarşamba günü oynanacak olan Almanya-Türkiye yarı final maçıyla ilgili olarak, Almanya’nın favori

gösterildiğini, ancak Türkiye’nin de büyük bir coşkuyla oynadığını söyledi.

 

Roth, bu konuda yaptığı açıklamada,

 

“Kağıt üzerinde Almanya’nın şansı yüksek, ancak Türkiye büyük coşkuyla oynuyor.

 

Almanya-Türkiye maçının adil oynanmasını diliyorum.

 

Türkiye’nin, dün oynadığı karşılaşmadan daha iyi oynayacağına inanıyorum.

 

Bu karşılaşmadan daha iyi oynamasını bekliyorum.

 

İyi olan kazansın.

 

Oyuncuların sakatlığı olmadan maça çıkmalarını ve sakatlanmadan maçı bitirmelerini umuyorum”

 

şeklinde konuştu.

 


Öger Tours adlı turizm şirketinin sahibi olan Avrupa Parlamentosu üyesi Vural Öger ise yarı finale yükselmenin her zaman gerçekleşen bir şey

olmadığına dikkati çekerek, “Kim kazanırsa kazansın festival havasında kutlanmalı. Bu yarı final, Almanya’daki Türkler için büyük önem taşımaktadır.

Bu maçla Almanya-Türkiye dostluğunun daha da pekişeceğine inanıyorum.

Oğlum dün gece bana sordu,

’baba, hangi tarafı tutacağım biliyor musun’

diye.

Ben de sordum ’hangi tarafı’ diye. Oğlumun annesi Alman.

'Biz bugüne kadar hep diğer futbol karşılaşmalarında Almanya’ya destek verdik,

ancak bu kez Türkiye’yi destekleyeceğim.

Hep onlar kazandı şimdi de sıra bizde’ dedi.

Kızım da oğlumla aynı görüşte”

dedi.

 

Mucizenin değil çalışmanın eseri

 

 

“Halkımız bizden dualarını esirgemesin. 23 kişiydik 13 kişi kaldık. Biz bir ruh yakaladık.

Türkiye’ye yarı final yaşatıyoruz, ama inşallah bunun daha da iyisini yaşatacağız”

‘Mucizenin değil çalışmanın eseri’

‘Mucizenin değil çalışmanın eseri’

UEFA tarafından maçın adamı seçilen Hamit Altıntop, yarı finaldeki Almanya eşleşmesi için “Rakibin adı önemli değil, önemli olan bizim kendimize inanmamız” dedi.

22/06/2008

Hırvatistan zaferine en büyük katkıyı yapan oyunculardan Hamit Altıntop, yarı finale yükselmelerinin bir mucize olmadığını söyledi. Hamit, iki yıllık sıkı çalışma dönemi ve Fatih Terim’in felsefesinin Ay-Yıldızlıları şu an geldikleri noktaya taşıdığını belirtti

VİYANA - Önceki akşam Türk futbol tarihindeki eşiklerden biri daha aşıldı ve Milliler Hırvatistan’ı yine mucizevi bir şekilde penaltılarla geçerek Avrupa şampiyonaları tarihinde ilk kez son dört takım arasına kaldı. Uzatmaların son dakikasında Klasniç’in golü tüm Türkiye’yi hüzne boğsa da, 120+2’de Semih finaller tarihindeki en geç golü kaydederek ‘uyuyan dev’i uyandırdı. Sonrası malum, penaltılara moralli giren takımla psikolojik olarak yıkılmış giren takım oyuncuları arasındaki fark atışlara yansıdı ve Türkiye Avrupa’nın ‘şimdilik’ dört büyük takımından biri olduğunu ilan etti.
Türkiye’nin galibiyetinde büyük pay sahibi olan, sahada basmadık yer bırakmayan Hamit Altıntop karşılaşmadan sonra yaptığı açıklamada, “Bu bir mucize değil, geçen iki yıllık sıkı çalışmamızın ve teknik direktörümüzün felsefesinin bir sonucuydu. Hiçbir zaman pes etmiyor ve hakem son düdüğünü çalana kadar mücadele ediyoruz” dedi. Türk Milli Takımı’nın üçüncü kez bir maçı son dakikalarda kazandığı hatırlatılarak, “Bu sadece bir şans mı?” şeklinde soru sorulması üzerine de Hamit, “Şans futbolun bir parçası. Bizim gücümüz duygu ve tutku. Her ikisi için de sahada çok fazla yerimiz var. Takım içinde çok iyi bir hava var. Biz birbirimize saygı duyuyor, birbirimizle açık ve dürüst bir şekilde konuşuyoruz” diye yanıt verdi. Almanya’ya karşı Türkiye’nin şansını nasıl gördüğünün sorulması üzerine de Hamit, “Her şeyden önce dinlenmemiz lazım, çünkü uzatmadan ve penaltı atışlarından sonra çok yorulduk. Önemli olan, bizim kendimize inanmamız. Rakibimizin adı ne olursa olsun heyecanlanmamız için bir neden görmüyorum” dedi.

Arda: Umudu yitirmedik
Gördüğü sarı kart nedeniyle Almanya maçında takımdaki yerini alamayacak olan Arda Turan ise gol yedikten sonra koşarak topu aldığını ve umudunu yitirmediğini söyledi. Yarı finalde Almanya karşısında forma giyemeyecek olmasının önemli olmadığının altını çizen Arda Turan, “Biz 23 kişiyiz, ancak 11 kişi oynuyoruz” dedi. Takım halinde başarı geldiği zaman, bireysel performanslarının üst düzeye çıkacağını daha önce söylediğini ifade eden Arda, “Semih ile Nihat attığı goller nedeniyle dikkatleri çekti, ancak biz bir takımız. Gökhan Zan sakat sakat oynadı, Servet’in durumu malum. Çok şükür bir ilki başardık. İnşallah final oynarız” diye konuştu.
Çek Cumhuriyeti maçında iki gol birden atarak Türkiye’nin çeyrek finale yükselmesinde büyük pay sahibi olan Nihat Kahveci de yaptığı açıklamada, “Herkes galibiyetin keyfini çıkartsın ve bize güvenmeye devam etsinler” dedi. Ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştıklarını ve yapmaya devam edeceklerini belirten milli futbolcu, son üç maçta son dakikalarda attıkları gollerle galip gelmelerini de bunun bir göstergesi olduğunu söyledi.
Bundan sonra yeter demeyeceklerini belirten Nihat, şunları söyledi: “Yeter demiyoruz. Buraya kadar geldik. Artık final oynamak istiyoruz. Rakip tam bir turnuva takımı ve çok güçlü bir takım. Bizim eksikliklerimiz var, ama herkes dünkü maçta olduğu gibi Almanya karşısında elinden geleni yapacak. Çok mutlu ve gururluyuz. Türk futbol tarihine geçtiğimiz için çok gururluyuz. bunun keyfini çıkartmalıyız, ama her zaman daha iyisini istemeliyiz.”

‘Kimse geriye düşmek istemez’


Türk futbolunu tüm dünyaya gösterdikleri için çok mutlu olduklarını belirten Nihat, “Kimse maçta mağlup duruma düşmek istemez.

Umarım Almanya

karşısında biz öne geçeriz ve sonrası daha da güzel olur. Herkes bu galibiyetin keyfini çıkarsın ve bize güvenmeye de devam etsin.

Bize

televizyonları başında enerjilerini veren, dualarını eksik etmeyen herkese teşekkür ediyoruz” diye konuştu.

 


Sakat olmasına rağmen üstün bir oyun ortaya koyan Gökhan Zan da yaptığı açıklamada, finale kadar gideceklerini söyledi. Başarının devamlı

olmasının gerektiğinin altını çizen Gökhan,

 

“Halkımız bizden dualarını esirgemesin. 23 kişiydik 13 kişi kaldık. Biz bir ruh yakaladık.

Türkiye’ye yarı final yaşatıyoruz, ama inşallah bunun daha da iyisini yaşatacağız”

diye konuştu.

 

Youtube’a devlet gölgesi

 

   YARGI BÜROKRASİSİ GÖLGE YAPIYOR.

 

 

Türkiye’de bizler de Youtube yasaklarına tepkisiz kaldıkça gün gelecek neyin niçin yasaklandığını dahi unutmak tehlikesıyle karşı karşıyayız. 

 

Youtube’a devlet gölgesi

Youtube’a devlet gölgesi 22/06/2008


‘Günümüzde You Tube’a yasak, geçmişte Rok müziğinin  yasaklanması gibi’ dedi bir yakınım.


“Bu siteye erişim mahkekeme kararıyla kapatılmıştır”

yazısıyla karşılaşıyor Türkiye’den Youtube’a girmek isteyenler.


Dünyada ayda 100 milyona yakın insan üç milyardan fazla video seyrediyor. İnternet, artıları ve eksileriyle,  devlet ve dinin baskılarını özgürlüğün kendilendiğiyle aşan  yeni dünya kültürünün adresi. Roman kahramanlarının bile Türklüğe hakaretten yargılandığı bir ülkede sansür şaşılacak birşey değil. Bizler de bu ülkenin vatandaşları olarak sansürü kabullenmeye alışığız. Devlete olan edilgenliğimizden öte, kendilerini özgürlükçü ve muhalif olarak tanıtanların bile devleti ele geçirmek, devletle bütünleşmek, devleti kendisine benzetmek hırsı var. 


Yoksa devletin sansürünü delmek hiç de zor değil. Aynı yakınım yukardaki “mahkeme kararıyla kapatılmıştır” ibaresiyle karşılaşmasından dakikalar sonra  bilgisayarından bir kaç tıklamayla “Youtube”a girmişti bile. Hele yakın  geleceğimizde tanık olacağımız siber savaşlar karşısında kağıttan kaplan gibi devletler.


Devletler giderek daha az farkındalar ne kadar az ciddiye alındıklarının. Savaşları, hapishaneleri, sağlığı, eğitimi özel sektöre devrede devrede bu gidişle bir tek mahkemeler ve yasaklardan ibaret kalacaklar.


Devletler biz vatandaşlarıyla olan sözleşmelerini tek taraflı olarak ihlal ediyor.


Toplumlar, bunca tarihi tecrübeden sonra   devletten kurtulalım, gölge etmesin başka ihsan istemez diyebilmenin olgunluğuna yaklaşmışken, son yıllarda devletlerin hükumetler ve işbirlikçıleri tarafından talanı sonucu devleti korumak, bize karşı olan vazifesini kollamakla karşı karşıyayız.


Devlet bize hizmet vermek adına bizden vergi toplamayı sürdürürken, hem bu hizmetleri özelleştiriyor hem de bizim adımıza emaneten tuttuğu ne varsa bize sormadan satışa çıkarıyor. Hem bizden para topluyor onu bunu yapacağım diye, hem de bu işi yapsınlar diye devrettiği başkalarından.
Bu sistemin sorgulanmadan sürdüğünün yakın geleceğimizdeki yansımalarını, düşünebiliyormusunuz. Sonuçta devletler kendi topraklarında bile söz sahibi olabilmek için şirketlerden hisse senedi almaya mecbur kalacaklar ki hissedarların genel kurul toplantılarında hiç olmazsa konuşma hakkına sahip olabilsinler.


Türkiye’de bizler de Youtube yasaklarına tepkisiz kaldıkça gün gelecek neyin niçin yasaklandığını dahi unutmak tehlikesıyle karşı karşıyayız. 

 

MAĞLUBLARIN ZAFERİ 2008 EURO TÜRKİYE

 

 " MAĞLUBLARIN ZÂFERİ 2008 EURO TÜRKİYE "

 

Türkiye’nin İngilizce durumu...  
    
Milli Takım son dakika attığı mucize bir golle yarı finalin yolunu açtı.

‘Tanrı Türkçe mi konuşuyor?’ ya da ‘mucize bizim işimiz mi?’

onu bilmiyorum ama baktım Anglo-sakson basın aynı şeyin siyasette olup olmayacağını sormakta.

Bir anlamda çizdikleri tablo Türkiye’nin İngilizce hali...

‘Keşke mucizeler Türk siyasetinde de yaşansaydı...

 Ülkenin, kendi kendine yüklediği son krizden çıkmaya ihtiyacı var.

Bir yılda ikinci defa, eski laik yapıyla kökleri İslam’da bulunan seçilmiş bir hükümet arasındaki ihtilaf

Türkiye’yi bölmüş ve felç etmiş durumda. Gerilimler, Müslüman dünyanın en güçlü demokrasisini tehlikeye

atacak biçimde tırmanmaya mahkûm gibi görünüyor.

İhtilaf görünürde İslam ve onun en etkili sembolü olan başörtüsüyle ilgili. Fakat, siyasi güç üzerinde daha

 geniş çaplı bir mücadele de söz konusu.

 Kemal Atatürk’ün modern

Türkiye’yi kurmasından bu yana, laikler, ordu, devlet bürokrasisi, okullar ve mahkemeler üzerindeki kontrolleri aracılığıyla ipleri

ellerinde tutuyordu. Fakat bu yüzyılda oyları alan ve reformları yapan iktidardaki AKP.’

***

‘...AKP’nin yükselişi, hızla değişen bir Türkiye’de yeni seçkinlerin yükselişini yansıtıyor. Partinin destekçileri genelde, kırsal

bölgelerdeki mavi yakalı ailelerin yanı sıra, İstanbul ve diğer kentlerin çevresindeki daha alt sınıf banliyölerden geliyor.

Genellikle gelişmekte olan özel sektörde çalışıyorlar. Ayrıca, sosyal ve kültürel açıdan daha muhafazakárlar.

Kentli, eğitimli laik yapı, bu yeni gerçekliği rahatsız edici bulan bir azınlık. Kime oy verecekleri konusunda aldıkları kararlarda

sıradan Türklere güvenmiyorlar ve onlar için neyin daha iyi olduğunu kendilerinin bildiğini savunuyorlar.

Bir ironi de söz konusu: Son birkaç aydaki hareketlerine bakılırsa, artık laikler Batı’nın önde gelen muhalifleri ve

bizzat laikliği tehdit ediyorlar. Türkiye AKP yönetiminde, İslam’la demokrasiyi uzlaştırmaya ve Kemalizm’in

otoriter kurallarından Batılı liberalizme doğru baş döndürücü bir hızla ilerliyordu.’

***

‘Asıl sorun, 1982 anayasasını onaylamak için oy verenlerin yeni nesillere değiştirilemez kanunlar dayatmaya ahláki

 açıdan haklarının olup olmamasında yatıyor. Gerçek demokratların pek azı buna evet diyecektir.

Bir anayasanın değiştirilmesini zorlaştırmak ayrı, imkánsız kılmak ayrı. Günümüz anayasasını onaylayan halk

oylamasının askeri vesayet altında yapıldığını da unutmayın. Günümüz yargıçlarının, 1982 generallerinin kontrol etme

amacını yansıttığından da pek şüphe yok.

Şimdi ne olacak? Çoğu kişi mahkemenin hem AKP’yi kapatacağını, hem de karizmatik lideri Başbakan Tayyip Erdoğan’a

siyaset yasağı getireceğini düşünüyor. Bunu yaparken arkalarına generallerin ve seçmenlerin olsa olsa yüzde 20’sinin

desteğini alacaklar.’

***

‘Türkiye’de birçok kişi şu anki otoriter modelin bir kenara atılıp yerine AB normlarını benimsemiş modern ‘demokratik, sivil’ bir

 anayasa getirilmesinden yana. Ancak Anayasa Mahkemesi mevcut anayasanın değiştirilemez maddelerini değiştirmesi nedeniyle

böyle bir anayasayı geçersiz kılabilir. Bu sonsuza kadar devam edebilecek bir satranç oyunu


ama er ya da geç ülkedeki iki gerçek güç (generaller ve halk) konuşacak. Generaller mahkemeyi desteklediklerini açıkça ilan etti. 1960’tan beri dört hükümeti ezdiler, beşinciyi de ezebilirler. Eskiden olsa, görüşleri sorulsa Türklerin çoğu askeri darbeleri desteklediğini söylerdi. Bugünse kamuoyu yoklamaları çoğunluğun muhalif olduğuna işaret ediyor. Böyle bir siyasi durum ilk kez yaşanıyor.’

***

‘Şimdilik Türkler sokaklara dökülmüş değil. Asıl istedikleri kendileri ve çocukları için ekonomik bir fırsat, barış ve huzur

ki, AKP Türk ekonomisini başarıyla yönetmesi sayesinde nihayet bu imkánları sunmaya başlamıştı.

Bu ortamın tersyüz edilmesinden hoşlanmayacaklardır. Bu nedenle, normalde kavgacı olan Erdoğan’ın

ateş püskürürken görmemize daha var. Tabanının görüşlerini yansıtarak Erdoğan son beş yıldaki ilerlemeyi riske atmayacaktır.

 Türkiye’nin laik yapısı (mahkemeleri, bürokrasisi ve generalleri) nihayet zarafetle biraz güçten vazgeçecek mi, yoksa yerlerinden

 milim kıpırdamayıp halkın tepkisini görme riskini mi alacaklar, asıl konu bu.’

***

‘AB seçilmiş bir hükümetin devreden çıkarılmasının ve buna izin veren bir anayasanın, üyelik isteyen bir ülkede kabul

edilemeyeceğini açıkça belirtti. Bush yönetimi tarafsız. Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice bu ay başında AKP’li Dışişleri

Bakanı Ali Babacan’ın yanında durarak şunu söyledi: ‘Türkiye sorunlarını hiç şüphesiz demokratik süreciyle çözecektir.

’ Ne yazık ki bunda kaçınılmaz olan hiçbir şey yok. Rice’a Türkiye’de ‘demokratik bir süreç’ olmasını istiyor mu, o sorulmalı.’

***

Bunlar bir iki gün önce The Wall Street Journal ve Newsweek’de yayınladı... Radikal Gazetesi de Türkçeye çevirdi...

Kısacası İngilizce halimiz bu.

Futbolda mucize noktasına geldik, bunu siyasette de yapabilecek miyiz ?

Dünya bunu soruyor...


22.06.2008

 MEHMET ALTAN

 

YİRMİNCİ ÂSIR TARİHİ

HTTP://ENFLASYONCANAVAR.BLOGGUM.COM

1 CENT 1 KURUŞ

sosyalgüvenliği tam TÜRKİYE

1 DOLAR 1 TÜRK LİRASI NOKTA KADAR MENFAAT İÇİN VİRGÜL GİBİ EĞİLME Nano-Quote: "Any intelligent fool can make things bigger, more complex and more violent. It takes a touch of genius-and a lot of courage-to move in the opposite direction." -Albert Einstein Nano-TERCÜMESİ: . "herhangi bir zeki enayi, daha şiddetli ve daha fazla complex, daha büyük şeyleri yapabilir". Yöne tamamlayan bir rol'de de çok cesaretle hareketi ve geniusun bir dokunmasını tutar. . Albert Einstein. "konuş TÜRKİYE ve veya İsmet Özel'i okuma klavuzu" Aşk üçgeni olmayan bir film görmedim ben. Bu üçgende x, y'ye; y, x'e; z'de x'e aşık olur genelde. Bazen, senaristler işi o kadar karıştırır ki, bazı aşklar dörtgene kadar varabilir. Hayır grup seksten bahsetmiyorum. Hatırla Sevgili'de var böyle bir aşk dörtgeni mesela. Ahmet, Mişen'e; Yasemin, Ahmet'e; Necdet, Yasemin'e; Leyla da, Ahmet'e aşık bu dizide. Sonra Ahmet Mişen'den cayıp Yasemin'e aşık oluyor. Tabii bu tür durumlarda, aşk kare olmaktan çıkıp aşk yamuğuna dönüyor iş. Senaristlerin işi çok fazla karıştırdığından şikayet etmiştim. Aslında ne kadar karışık olabilir ki, geometri; "Karenin çevresi kenarların toplamıdır" şeklinde ne de olsa formülü var, formülleri var. Ama gel gör ki, aşkın formülü yok. İki kişinin ilişkisi bile yeni bir kişilik oluştururken, yani her ilişkinin kendisine göre karekteristiği varken; ki, ben bu yüzden hiç bir, ideal ilişki vaat eden kitapları okumazken, nasıl böyle aşksal üçgenlere, dörtgenlere kadar senaryo yazıyorlar? Nerden alıyorlar bu cesareti? Arkalarında kim var? Kim varsa ben de, yaslanmak istiyorum da ben... Şaka bir yana, konumuza dönelim: "Doğrusal Aşk". Nedir doğrusal aşk? İki nokta arasındaki düz bir çizgi, doğrusal bir çizgidir. O zaman da, doğrusal aşk, iki kişi arasındaki aşktır. Ve doğru bir çizginin sonsuza kadar uzaması gibi, doğrusal bir aşk da sonsuza kadar uzanabilir. Ne kadar romantiğim? Romantikliği es geçersek, ya kardeşim! ben, x'in y'ye; z'nin, f'ye; k'nin, n'ye aşık olduğu ve her şeyin nizami bir şekilde devam ettiği, çiftlerin eşli okey oynadığı, aşk üçgenleri olmadan bir filmi ölmeden izleyemeyecek miyim? Göremezsem ben ne yapacağımı biliyorum. Elimi hiç kaldırmadan çizdiğim bu şekile, ve belirttiğim harflere birer isim verip öyle bir aşk geometrisi oluştururum ki, bir daha kimse aşk senaryosu falan yazamaz. Senaristler size sesleniyorum. KELEBEK ETKİSİ Kelebek Etkisi, bir sistemin başlangıç verilerindeki ufak değişikliklerinin, büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen isimdir. Bu kuramı ilk olarak 1963 yılında meteorolog Edward N. Lorenz adlı bir bilim insanı, bilgisayarında hava durumlarıyla ilgili hesaplar yaparken bulmuştur. Edward N. Lorenz, ilk hesaplamasında 0,506127 sayısını başlangıç verisi olarak kullanmış; ikinci hesaplamada ise, ondalıksayı temsillerindeki (binler basamağı sonrasındaki değerleri) çıkararak 0,506 sayısını kullanmıştır. İki sayı arasında sadece-ve-sadece yaklaşık 1/1000 (binde bir), yâni bir kelebeğin kanat çırpmasının yarattığı rüzgârla eşdeğerde fark olmasına rağmen, süreç içindeki ikinci hesabın, birinci hesaba karşın çok daha farklı neticeler verdiğini bulgulamıştır. Elbette ki, Lorenz'in sanal dünyasında geçerli olan kurallar Newton'un kanunlarından yola çıkarak kurulmuş deterministik kurallardır. Lorenz, ilk başta bu deterministik sistemi anlamayı başarırsa, atmosfer olaylarını da belli bir yaklaşıklıkla anlayabileceğini ve de tahmin edebileceğini düşünüyordu. Yaklaşık aynı tarihlerde Von Neumann adlı diğer bir bilim insanı da Yüksek Araştırmalar Enstitüsü'nde benzer bir düşünceyle atmosfer olaylarını anlamaya çalışıyordu. Von Neumann da, atmosferin deterministik bir modelini kurarak hava durumuna istediği gibi müdahâle etmek amacını gütmekteydi. Von Neumann'a göre hava hareketleri deterministik bir sistemdi ve yeterince güçlü bir bilgisayar ve yeterli sayıda gözlemle pekâlâ bu sorunun üstesinden gelinebilirdi. Ancak o tarihlerde bilgisayarların gücü ve kapasitesi yetersiz olduğu için Von Neumann, öncelikle daha güçlü bilgisayarlar geliştirmeye ağırlık vererek bir başka açıdan bu kurama katkıda bulunuyordu. Lorenz ise, kendi sistemini biraz daha incelediğinde sadece 3 denklemin hava olaylarını taklit etmeye yeteceğini görmüştü. Basitleştirilmiş denklemlerini daha iyi yorumlayabilmek için bir başka yöntem geliştirdi. Sonunda, normalde sayılardan oluşan çıktıyı (çizelgeyi) bir yazıcı ile görünür hâle getirmeyi başardı. Böylelikle atadığı herhangi bir parametrenin zamanla nasıl değiştiğini bir bakışta görebiliyordu. Lorenz 1961 yılında, bu ardışık dizilerden birini ayrıntılarıyla incelemeye karar verdi. Bunu görebilmek için ise tüm sistemi baştan başlatmak yerine ortalardan bir yerden başlattı. Makineye başlangıç değerlerini yükledi bir saat kadar sistemi çalışması için serbest bıraktı. Bir saat sonra çıktılara baktığında ise hiç beklemediği bir durumla karşılaşmıştı..! Sistem bir öncekinden çok daha farklı bir çıkış üretmişti! Bu duruma oldukça şaşıran Lorenz, ilk başta bilgisayarındaki vakum tüplerinden birinin yandığını düşünmüş, ancak teknik bir aksama olmadığını görünce, kısa bir süre sonra şok edici gerçeği fark etmişti. "Kelebek Etkisi" ya da Başlangıç koşullarına hassas bağımlılık. Lorenz, altı haneli kesirli bir sayı olan başlangıç değerini (0,506127) değil de, sadece üç basamak olarak (0,506) girmiş ve doğal olarak, binde birlik bir farkın sistemi o kadar da etkileyemeyeceğini düşünmüştü. Aslında bu varsayım akla uygundu, çünkü geleneksel (Deterministik) fizikte, girişteki ufak değişimlerin çıkışta da ufak değişimlere yol açacağı düşünülmekteydi. Kural olarak, neredeyse doğru bir girişe karşın, yine neredeyse doğru bir çıkış elde edilmeliydi. Oysa Lorenz'in sistemindeki simülasyona göre hava akımlarındaki bu önemsiz değişiklikler çok büyük doğal felâketlere dönüşebilmekteydi. Lorenz, Kelebek Etkisi adını verdiği bu durumu, sonunda doğru analiz ederek meteorolojik olayların tahmin edilemeyecek kadar karmaşık olduğunu betimleyen bir makale yazdı. Doğal olarak, Von Neumann bu görüşe karşı çıktı. Ancak, onun çalışmalarıyla hayat bulan bilgisayarlar ve yazılım teknolojisi ilerledikçe, tüm veriler ve bulgular, bir kez daha Lorenz'in haklılığını hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koyuyordu. Bu süre içinde, Kelebek Etkisi'ne teknik bir isim de verilmişti: Başlangıç koşullarına hassas bağımlılık. Lorenz'in 1963'de yayınlanan orijinal araştırmasında; ilk başlarda, bir martının kanadını çırpmasının hava durumunu sonsuza dek değiştireceğinden bahsedilmekteydi. Daha sonra verdiği konferanslarda ise Lorenz, martıyı daha romantik olan kelebek imgesiyle değiştirdi. Çünkü, aşağıdaki resim, Lorenz Differensiyal Denklemleri'nin AB-3 metodu kullanarak simule edildikten sonra, x ve z eksenlerinin birbirine karşı çizilmesi sonucunda elde edilmiştir. Doğal olarak bu sonuç çizelgesi, birçok kişi tarafından bir kelebeğe benzetilmekteydi. Bu nedenle bu kuramın adı, yaygın kullanımıyla "Kelebek Etkisi" adıyla bilim çevrelerinde de kabul gördü. ADMİNİSTÖR, MODERATÖR, EDİTÖR STATÜKOSU !!! MEDYANIN İNTERNETTE YAPILANMA PROJESİ 100 ADMİN HUSÛSİ-YETİ ! 1-)Admin ezeli ve ebedidir.! 2-)Admin her zaman her kosulda haklidir.! 3-)Admin söyledigi sözün arkasindadir 4-)Admin kâti ve disiplinlidir. 5-)Admin digerlerinden farklidir öyle olmak zorundadir. 6-)Admin OnuR u ilkeleri ve karizmasi için yasar 7-)Herkes admine karsida olsa o bildigini yapar.! 8-)Admin yalan sölemez sölemisse mutlaka bir bildigi vardir veya yanlis anlasilmistir.! 9-)Admin haksizlik yapmaz yapsada herkese yapmistir. 10-)Admin çok iyi çok tatli bir insan degildir. 11-)Admin polistir hirsizlar oldukça ortaya çikar. 12-)Adminin amaci hapse atmak degil; disarda olanlari korumaktir. 13-)Admin sivilken en sevdigi arkadasi olan birine,gerçekten haketmiyorsa görevdeyken ona yetki vermez. 14-)Admin haksiz oldugunu anlasada bunu kabul etmez 15-)Kabul etse bile bunu dogrudan söylemez. 16-)Admin rezil olmaz.Bir sekilde olayi çevirir. 17-)Adminin dedigi dediktir asla kararindan asla dönmez. 18)Adminin cevaplayamacagi soru olmaz. 19)Bilmedigi bir soru varsa bos birakmaz.Bir sekilde yanitlar. 20-)Admin her durumda lafi çok iyi çeviren lehine döndüren kisidir. 21-)Admin çok konusmaz. 22-)Admin lüzümsüz muhabbetler içine girmez 23-)Admin karizma sahibidir bunu korumalidir. 24-)Admin kisa ve net konusur 25-)Admin kurallar dahilindede olsa kendine laf söyletmez 26-)Admin kurallari kendine göre degistirir. 27-)Adminin bulundugu yerde kanun o dur. 28-)Admin baska bir yere normal kullanici olarak gitmez. 29-)Admin ona ihtiyaç duyuldugu için vardir. 30-)Admin bir samuray gibi onuru için ve bir asker gibi baskalari için yasar. 31-)Admin için zaman ve yer kavrami yoktur. 32-)Admin kendi karizmasina yakismaycak basliklar açmaz 33-)Admin sirnasmaz gayri ciddi eylemler yapmaz. 34-)Admin kim olursa olsun herkesi kullanici olarak görür 35-)Admin baskalari bir sey istedi diye bir sey yapmaz kendisi istedigi için yapar. 36-)Admin asla görevini birakmaz.Mücadelesini sürdürür. 37-)Admin resmi ve diplomatik bir dil kullanir... 38-)Admin asik olmayan asik olunan adamdir. 39-)Admin gizlidir saklidir içini kimse bilmez. 40-)Admin disariya kendini anlatmaz. 41-)Gücü otoriteyi simgeledigi için Adminin rengi siyahtir. 42-)Admin alay konusu olamaz.Gülünür ve dalgaya alinirsa admin yaptirim uygular. 43-)Admin dün kabul etmedigi bir seyi bugün etmisse o simdi uygun oldugu içindir. 44-)Admin gerekirse herkesin önünde kullaniciyi azarlar. 45-)Admin geldiginde herkes hazir ol vaziyetinde olmalidir 46-)Admin karsisinda laubali olunmaz bacak bacak üstüne atilmaz sakiz çignenmez. 47-)Adminin resmi,fotografi yoktur o gizlidir. 48-)Admine özel soru sorulmaz 49-)Admin magazinden nefret eden adamdir 50-)Admin güç sahibidir.bunu uygulamaktan çekinmez. 51-)Admin gerekirse pire için yorgan yakar herkesi bir kisi için karsisina alir. 52-)Admin tartismalarda her zaman üstündür.Ezilir veya sikisirsa yetkisini kullanir 53-)Admin gizli olarak siteye gelmez.Aleni olarak gelir; herkes onu görür. 54-)Admin varken onun adina kimse konusamaz. 55-)Admin kardesini arkadasini kayirmaz 56-)Admin hiç bilmesede bir bilene danismaz. 57-)Admin kullanicidan yardim istemez.Soru sormaz. 58-)Admin rica etmez emreder. 59-)Admini harbi insandir dogrudan dobra dobra konusur. 60-)Admin yetenekleri olanlarin oldugu bir görevdir yetenek yoksa asla olunmaz. 61-)Adminler özel insanlardir herkes admin olamaz 62-)Gerçek bir admin yetki tutkunu insandir. 63-)Yönetilmeyi sevmeyen yönetmek isteyenler admin olabilir 64-)Adminlik bir sanattir. 65-)Admin herkese yetki vermez.Verirse degeri azalir 66-)Bir modlugu bin kisi ister bir kisi alir.O bir kiside adminin zorlu testinden geçer onayini alir 67-)Admin sevgiliside olsa haketmiyosa ona yetki vermez. 68-)Admin isle arkadasligi birbirine karistirmayan insandir 69-)Admin profosyoneldir amatörce hareket etmez 70-)Admin gülmez aglamaz heyecenlanmaz sakin ve temkinlidir 71-)Admin ileri görüslüdür.Gelecegi düsünür 72-)Admin hazirliksiz yakalanmaz. 73-)Admin stratejiktir her zaman bir B plani vardir.istisnai durumlarda var gibi davranir. 74-)Adminin haberi olmadigi bir olay veya gelisme yoktur 75-)Admin herseyi herkesden önce bilendir. 76-)Admin sölenmeden sölenmek istenileni anlayan ve çoktan çözmüs olan insandir 77-)Admin pes etmez.Pes etmeme gibi çabasi oldugunuda belli etmez. 78-)Admin statukocudur. 79-)Admin Yenilik yapsa bile bunu kendi kisiligi için yapmaz.Sadece site için yapar. 80-)Adminin her zaman bir bildigi vardir. 81-)Admin unutmaz sadece hatirlamak istemez. 82-)Admin yanlis anlamaz.Karsi taraf yanlis anlatiyordur. 83-)Admin gürültü kavga sevmez. 84-)Admin herkesin fikrini dinler yine bildigini yapar. 85-)Admine iki sor sorulmus ve eger bir tanesinin yanitini bilmiyosa bildigi soruyu cevaplayip digerini unutturur. 86-)Admin sikismaz.Sikistirilirsa ordan kurtulmayi becerir. 87-)Admin polemige gimez.Girdi gibi görünmüsse olayi bitirmek içindir. 88)Admin hep son sözü söler. 89-)Son gülen hep admindir ama bunun nedeni adminin geç anlamasi degil otoritesidir. 90-)Admin bir gece sessiz sedasiz kimseye sormadan yetkileri alan insandir. 91)Admin duygusal konusmalar yapmaz. 92-) admin asla bu isaretleri kullanmaz 93-)Admin idealisttir. 94-)Admine göz yaslarina bogulmus bir kizin sözleri bile tesir etmez. 95-)Bir admin modunu herkesin içinde azarlamaz.BU MOD için degil kendisi içindir.Bu durum kendisine zarar verir. 96-)Bir admin baska bir adminle herkesin önünde tartismaz. 97-)Adminin kendisi gibi admin olanlarla girdigi özel bir yönetim odasi vardir. 98-)Admin ani ve radikal kararlar alan insandir. 99-)Admin gelene hosgeldin gidene güle güle der.Kimseye taviz vermez 100-)Admin olunmaz Admin dogulur..