Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
Amerikalılar değişim istiyor Amerikalılar değişim istiyor. Iowa'da başkan adaylarını belirlemek için yapılan önseçim, herkesin ihtiyacı olan bir ABD'yi açığa çıkardı: Halk, Bush yıllarını aşmak istiyor Bu yıl yapılan değişikliklere rağmen Amerikan başkanlık seçimleri hâlâ bir maratonu andırıyor. Adayların Iowa önseçimlerindeki kazanma yüzdeleri pek öyle etkileyici sayılmazdı. Barack Obama oyların yüzde 38'iyle Demokrat yarışını kazandı, Mike Huckabee yüzde 34'le kazanan Cumhuriyetçi oldu. İkisi de beklenmedik zaferler değildi, fakat ikisi de karşılarındakilere nakavt yumruğu atmış değil. Rakipleri canlı, güçlü ve başka bir rauntta kazanmaları mümkün. Ayrıca Iowa'da yenmek veya yenilmenin ulusal sonucu öngörmeye pek yardımı yok. Ronald Reagan ve Bill Clinton gibi 'doğal kampanyacı'lar, iki dönem başkanlık yapmadan önce Iowa'da kaybetmişti. 2008 seçimleri de Obama'yla Huckabee arasındaki bir yarıştan ziyade, Hillary ile Rudy Giuliani arasında uzun süredir beklenen rekabete sahne olabilir. Fakat bariz sonuçlar da var. Demokratların adayı ya siyahi bir adam olacak ya da bir kadın ve bunun siyahi Obama olma şansı arttı. Iowa'daki üç ayrıntının bir sonraki New Hampshire oylamasında da tekrar ederse manidar olacak. Birincisi, Clinton'ı desteklemesi beklenen kadınlar, daha çok Obama'ya oy verdi. İkincisi Obama, Hillary'yi bağımsızlar arasında kolayca arkasında bıraktı. Üçüncüsü, Obama yeni ve genç Demokrat seçmenlerin açık farkla tercih ettiği adaydı. Hillary birçok açıdan etkileyici. Ama Iowa'daki oy oranı, birçok Amerikalının ona ısınamadığını açıkça gösterdi. Demokratların bu kez gerçekten kazanacak bir aday seçme kararlılığı göz önüne alındığında, üstün gelmek istiyorsa Hillary New Hampshire'da kendine gelmeli. Sonuç ne olursa olsun, bu, Obama ve Hillary gibi merkezi mesajlar veren iki donanımlı aday arasında geçecek bir Demokrat-Demokrat yarışına dönmeye başladı. Kırsal bir eyalete göre hazırlanmış popülist mesajıyla Iowa'da kazanmak için her şeyini ortaya koymuş John Edwards kaybetti. İkinci olmak yeterli değil. Artık yarışı sonuna dek götürmeye yetecek hız, para ve organizasyonu toparlayamaz. Dördüncü Bill Richardson'ı da aynı kader bekliyor. Joe Biden ve Chris Dodd şimdiden yarış dışı. Demokratlar açısından Iowa'dan çıkan tek net mesaj, bu yıl sola doğru bir 'yalpalama' olmayacağıydı. Sağın durumuysa iyice belirsiz. Huckabee Iowa'da birçok olumsuzluk sayesinde kazandı, en başta Mormon Mitt Romney geliyordu. Ama olumlu bir nedeni de vardı, Huckabee Bush'un siyasi tabanı olan muhafazakâr ve evanjelik Hıristiyan oylarını alabildi. Şimdiki soru, Huckabee'nin hoş tavırları sayesinde, 1988'de Iowa'da geniş oy alan (evanjelik rahip) Pat Robertson'dan daha başarılı bir biçimde bu tabanın ötesine geçip geçemeyeceğiyle ilgili. Bu gerçekleşmezse, Huckabee'nin ana rolü, John McCain veya Giuliani'nin öne geçmesine izin vererek Romney'nin umutlarını söndürmekle sınırlı kalır. Iowa hepimizin ihtiyacı olan bir ABD'yi açığa çıkardı: Bush yıllarının, hatta belki Clinton yıllarının bile ötesine geçmeye çalışan bir ülkeyi. Iowa'da tüm adaylar için en önemli kelime 'değişim'di. İki partiden de statükonun adayı olarak ortaya çıkan olmadı. Bu durum Demokratlara yarayacak. Başkanlığa giden yol dönemeçlerle dolu da olsa, Iowa'dan çıkan mesaj dikkat çekici. Ocak 2009'da Beyaz Saray'da siyah bir adam olabilir: İçki servisi yapmak için değil, Oval Ofis'te oturmak için. (Başyazı, 5 Ocak 2008)

yirminci yüzyıl tarihi

20. âsır tarihi

Yazılar

Tarihin Zulası

 

Muhteşem Özdamar
  Muhteşem Özdamar

 

Tarihin Zulası

Değişimler yavaş gerçekleşiyor.
Ben hayatımın tam ortasındayım.
Yalnız
Tam ortası neresi
Söyleyemeyeceğim.


( Göran Sonnevi, ” Dil; Alet; Ateş İsveç’çe’den çeviri bana ait )

Türkiye’nin en ciddi toplumsal sorunlarından biri olan yüzleşme, daha doğrusu yüzleşememe, komünist hareketin önünde de devasa bir görev olarak duruyor.

Duruyor diyorum zira bu iş için biçilmiş kaftan vazifesi görecek olan bir vakıf var. (Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı (TÜSTAV), 1992 yılında kuruldu. Kuruluş kararı Türkiye İşçi Partisi (TİP) ile Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) birleşmesiyle oluşan Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin I. Olağan Büyük Kongresi’nde alınan karar çerçevesinde TBKP Genel Yönetim Kurulu’nun çalışmalarıyla biçimlendi.)
Vakıf ne yazık ki beklentilerin tersine, burada girmek istemediğim iç hesaplaşmalar nedeniyle görevin üstesinden gelmek bir yana, adeta onun gerçekleşmesini engelleyici bir rol oynuyor.

Yüzleşme ve tarih birbirinin içinde yatıyor.

Tarihin zulasını açtıkça karsımıza yeni aynalar çıkıyor. O aynalar bize ” ne kadar çirkinsin ” bile deseler bakmak zorundayız. Kendi çirkinliğimizi, tıpkı güzelliklerimizi gördüğümüz gibi görebilmeliyiz.

Arada bir yüzleşme kapsamına girebilecek kitaplar çıkmıyor değil. Hoş bunlarin bir kısmı ” biz neymişiz be abi ” dedirten türden. Söz gelimi, kendisi de bir IKD üyesi olan esim, Tüstav yayınlarından çıkan ” Kızıl Feministler ” kitabini görünce ” biz feminist miymişiz? ” diye şaşırıp ” ah sen İKD’yi bana sor ” diyebiliyor. ( İlerici Kadınlar Derneği, 1975 yılında, tarihsel TKP’li kadınların öncülüğünde kuruldu.) Böyle olunca daha çok ” içerden sesler ” duymaya, sahici tanıklıkları, hakiki yaşanmışlıkları okumaya ihtiyacımız olduğu açıktır.

Tarihin zulasını açmak elbette putların kırılması anlamına geliyor.

"Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz gibi isimlerin içinde bulunduğu çoğu doğrudan ABD tezgahında yetişmiş "ulusalcı" gruba yapılan operasyon ülkede esmesi istenen liberal-işbirlikçi rüzgarı kuvvetlendirecek. Operasyon bu kişilerden ziyade girilecek sürece gösterilecek yurtsever tepkileri bertaraf etmeyi hedefliyor."

Bu sözler 'Türkiye Komünist Partisi'nin sol.org.tr adli internet sitesinde yer alıyor.

'TKP' ” Ergenekon ” operasyonundan belli rahatsız olmuş. Nedeni tarihin zulasında yatıyor.

'TKP’nin milliyetçi karakteri tarihinden, sahip çıkmaya çalıştığı gelenekten ileri geliyor.
Komünist hareketi Osmanlının son dönemlerinde ” azınlık ” sosyalist aydınlarca temsil edilen Marksist enternasyonalizm yerine, ittihatçı ve Türkçü görüşlerden gelen, Galiyev’in milliyetçi komünizmiyle haşır nesir olmuş isimlerle başlatırsanız varacağınız yer yukarıdaki 'TKP' açıklamasındaki cümlelerde son bulur.

Daha önce Değerli Nazim Beratlı bir yazısında sormuştu. ” Neden, örneğin Almanya’da azınlıkların solcuları, ana bünye içinde yer bulurken, Osmanlı’da böyle bir şey olmadı? Niçin Blagoev Bulgar; Zahariadis Yunan komünist partilerinin başlarına geçtiler de Türk komünist hareketine eklemlenemediler? Niçin Ermeniler Taşnak Partisi olarak ayrı örgütlendiler? Niçin Osmanlı Meclis-i Mebus an’ının sosyalist milletvekilleri Sivas, Kozan, Van ve Selânik’ten gelen Ermeni ve Bulgarlar? Almanya’da bunun tam tersi oldu ama...”

( Bu konuda bir yaklaşım örneği olarak Agos’un 25 Ocak tarihli sayısında Rober Koptas’in ” Ermeni Meselesi ve Solun Özeleştirişi ” başlıklı yazısını öneririm.)
Tarihin zulasını açtıkça kafamızı karıştıracak meseleler çoğalıyor.

Geçmişte hakikati görmek belki mümkün değildi. Yapacak çok isimiz vardı. Devrim yanı başımızda bizi bekliyordu! Bir dalgaya kapılmış gidiyorduk falan filan.
Şimdi artık bilebiliyoruz, en azından hissedebiliyoruz. Tutmayan, uymayan, ters gelen bir şeyler olduğunu gözlemleyebiliyoruz.

Hakikat, yalanı çıkardıktan sonra geriye ne kalıyorsa o oluyor.

Renklerin ötesindeyim
Saçımı kestim
Sakalımı kestim

Beyaz ışığın ortasında
Yalnızım

( Göran Sonnevi . ibid )

Putların sayısı az değil. Putların ruhumuzda ve kalbimizde edindiği yerler az derin değil.

O derinlik çok sayıda kavram üzerinde kutsallık yarattı. Hayati bir yana bırakıp kavramlara tapınmaya başladık. Onları alladık pulladık, değerinden ve gereğinden fazla önemsedik.

O kavramlar hayatimizin amacı olmakla kalmadı, bizimle birlikte hayati paylaştılar. Onlarla yattık, onlarla kalktık.Emek, komünist, devrimci, yurt, parti, yeni insan.

Tarihin zulasında sayısız kutsallıklar yatıyor. Uğruna ne güneşler batırdığımız kutsallıklar! Bizleri efsunlayan kutsallıklar!

Daha önceki yazımda emek kavramını ele almıştım. ” En yüce değer ” olduğu varsayılan emek’in insanı özgürleştirici olduğu fikrinin insanları nasıl Auschwitz modeline sürüklediğini örneklemeye çalışmıştım.

Simdi sırada parti kavramı var.

Düzenli aidat verilip bir organda çalışma zorunluluğu olan parti. ( Lenin )

En büyük ustalığımız, en ince hünerimiz ” olan parti. ( Nazım)


Muhteşem Özdamar/ İsveç

Not: Bu yazıda adı geçen sonraki yazılarda ele alacağım partinin, bugün siyasi partiler kanunu çerçevesinde kurulmuş olan ve açık milliyetçi politikalar izleyen “TKP” doğrudan bir ilişkisi yoktur.
“Tarihsel TKP”, benim de uzun yıllar içinde yer aldığım, ömrünün büyük bir kısmını illegal koşullarda geçirmiş olan ve bugün artık var olmayan partidir

Racon bozuldu...

 

 

Ferhat Kentel
   
  Ferhat Kentel

 

Racon bozuldu...

Ulusalcı” sıfatını benimsemiş ve darbe tezgahçısı derin bir terör örgütünün maceraları gazete ve televizyonlarda çarşaf çarşaf dökülüyor. Resmi ve gayri resmi ağızları, internet siteleri, e-mail grupları, gazeteleri, köşe yazarları, kerameti cüppelerinde gören üniversite hocaları, kopyacı profesörleri, türlü çeşitli dezenformasyon mekanizmaları ve tehditleri vasıtasıyla ortalığa saldıkları söylemde kullandıkları “tehlike ve düşmanların” bizzat kendileri olduğu açığa çıkıyor.

Bu memleketi bölmek isteyenlerden bahsettiler; kendileri bölücünün alâsı çıktı... Kendilerine “ulusalcı” sıfatını layık gördüler; “ulus”u parçalara ayırdılar...
Yurtdışından para alan hainlerden bahsettiler; kendilerinin dışarıdan aldıkları parasal desteğin haddi hesabı olmadığı anlaşıldı...

Devletin kutsallığından bahsettiler; mahkemelerde terör estirdiler...

Bayrakları yerlere attılar; “bayrak yakıldı” çığlıkları attılar... Bu memleketin bayrağını bu memlekette yaşayan insanlara -kâh dindarlara kâh Kürtlere ya da gayrimüslim azınlıklara- karşı silah olarak kullandılar...

Bir yerlerde patlatılan bombalarla, işlenen cinayetlerle hedef gösterdiler; hem bombaları patlatanların, hem de cinayetleri işleyenlerin kendileri olduğu ortaya çıktı...

Başörtülüleri düşman ilan etmek için kendi yaptıkları bir sürü eylemi başörtüsünü kutsal gören insanların üzerine yıktılar...

“Biracılara” başörtüsü yasağını protesto cinayeti işlettiler... “Laikler ve dindarlar” arasında akla zarar kutuplaşmaları beslediler...

PKK'yı kurdurdular; Kürtleri düşman ilan etmek için kendi yaptıkları bir sürü eylemi Kürtleri temsil ettiğini iddia eden bu örgütün üzerine yıktılar... Onlarla “teröre karşı savaş” oyunu oynayarak zihinlerde derinleşen “Türk-Kürt” ayrımını körüklediler...

PKK'ya karşı Hızbullah'ı kurdurdular; onlar sayesinde İslamcılığın ne kadar tehlikeli, ne kadar “eli kanlı” olduğunu ispat etmeye çalıştılar...

Misyonerleri dillerine doladılar; tarif ettikleri şekliyle “yıkıcı misyonerlik” faaliyetlerini bizzat kendilerinin yaptığı anlaşıldı...

Çocukları korkuttular; korkuttukları çocuklardan katiller yarattılar...

Bütün toplumu birbirine düşman etmek ve insanları birbirine kırdırmak için her türlü yolu, mafyayı, terörü, yalanı dolanı mübah gördüler. Tarifsiz hasarlar ve zararlar verdiler bu memleketin insanlarına... Onlarca, yüzlerce cana kıydılar. Canına kıydıkları insanları o kadar “iyi” seçtiler ki, her cana kıydıklarında bu memleketin insanlarının bir kısmını başka bir kısmına düşman ettiler.

Ne bayrak, ne Atatürk, ne vatan, ne millet, ne Türklük umurlarında bile değildi; bütün dertleri, bunları kullanıp “bölünme”yi sömürmekti...

Bütün bu düşmanlık tohumlarının nasıl atıldığı çok uzun zamandır belliydi ama onlar terörün alfabesini çok iyi biliyorlardı. İnsanların nasıl terörize edileceklerini çok iyi ezberlemişlerdi. İnsanların güveninin nasıl kırılacağı, nasıl korkutulacağı konusunda en uzmanlardan diploma almışlardı. Bütün becerilerini ortaya koydular ve güce dayandırdıkları dille kapladılar her yanı; insanları esir aldılar... İnsanlar yüksek sesle konuştukları zaman, “ihanet edenlerden” olmamak için onların dilini taklit ettiler.

Ama iki şeyi unuttular... Ve bütün raconları bozuldu...

Birincisi; bizzat içine girdikleri, aynı zamanda içinden çıktıkları devletin niteliği idi... O devleti yekpare bir örgüt ve sahibinin de sadece kendileri olduğunu zannettiler. Sahip oldukları terör “bilgi”si, o devletin, karmaşık ve hiç kimsenin, hiçbir örgütün tek başına kolay kolay ele geçiremeyeceği bir söylemin yeri olduğunu anlamaya yetmedi. Yani kapasiteleri buna yetmedi. Devletin kendini koruma güdüsünün, kendilerinin o devletin “sözde” sahibi olduklarını zannetmelerine neden olan mantıkla aynı olmadığını anlamadılar. Ve anlaşılan, bugün, onlarla örtüşmeyen devlet, bizzat bu devletin derinliklerinde kurulan bu terör örgütünün nasıl bu devlet için “ölüm” anlamına gelebileceğini gördü. Şimdi o derin olmayan devlet, devlet adına devletin meşruiyetini paramparça eden bu teröristleri temizlemeye ve daha rafine bir kurgunun inşaatını başlatmaya karar verdi.

Ama ikinci unuttukları şey çok daha önemliydi... Çünkü onların terörize ettiği, onlar gibi görünmeye çalışan ve o devletin varlık koşulu olan insanlar içlerinden kendi hayatlarına ve dillerine devam ettiler. Vicdan ve ahlak henüz ölmediği için devam ettiler. Cesur insanların her şeye rağmen konuşmaya devam ettiği bu terör ortamında, yüksek sesle konuşamayanların, oldukları gibi görünemeyenlerin direnişi, dibini oydu o total korkunun... O direniş bizzat varlık mücadelesini taşıyordu; devlet de ancak bu direniş ve varlık mücadelesiyle iktidarını devam ettirebilirdi.

Yani devletin derinlerini ele geçirmiş olan terörün dili görünürde katettiği bütün mesafeye rağmen, “derin insanları” ele geçiremedi. Bu savaşın sonucu ne olur bilinmez; ancak her zaman için güvenebileceğimiz bir “derin insanlık” var demektir.

 

 

Yoksa laiklik çağdaş bir bağnazlık mı?

 

Etyen Mahçupyan
   
  Etyen Mahçupyan

 

 

Yoksa laiklik çağdaş bir bağnazlık mı?

Başlık, çarpıcı olsun diye konulmuş değil... Laikliğin demokrasi açısından ne denli hayatî önemde olduğu da malum.

Çünkü bu 'hakemlik ilkesi' bir yandan devletin her türlü inanç karşısında aynı mesafede durmasını ve herkesin başkalarına zarar vermeden kendi inancı doğrultusunda yaşamasını garanti altına alırken, herhangi bir inancın devlete egemen olmasının da önünü kesiyor. Dolayısıyla laikliği benimsemiş olan toplumlarda inanç üzerinden siyaset yapmanın anlamı kalmadığı gibi, bu inançların gelecekte üretebileceği şekiller ve çeşitlenmeler karşısında da nötr bir tavır alınmış oluyor. Bu durum, inanç alanında geleceğe ipotek koymayan bir anlayışın tezahürü... Diğer bir deyişle böyle tanımlanan, algılanan ve yaşanan bir laiklik, demokrat bir toplumsal düzenlemenin vazgeçilmez parçası...

Ne var ki her kavram gibi laiklik de sahip olduğumuz zihniyetin içinde şekillenir. Eğer bu zihniyet demokratlığa çok yatkın değilse, 'laiklik' kelimesi kullanılmaya devam edilse de, kavramın içeriği ve işlevi değişecektir. Nitekim nasıl demokrasiden hiçbir biçimde nasibini almamış bazı rejimler kendilerine 'demokratik cumhuriyet' deme gereği duymaktaysalar; aynı şekilde demokrat bir laikliği hazmedememiş toplumlar ve devletler de kendilerini ille de 'laik' olarak tanımlayabilirler ve bu 'laikliğin' bizatihi demokratlık olduğunu iddia edecek kadar cahilane bir tutum içinde olabilirler.

Türkiye'deki başörtüsü yasağı bu tür bir cahilane tutumun bizde de geçerli olduğunun ipuçlarını veriyor. Hukukî hiçbir temeli olmayan ve idarî işlemle sırf kıyafetinden ötürü bazı insanların kamusal alanda yer almalarını yasaklayan böylesine akıl dışı bir tasarrufta ısrar edilmesi nasıl açıklanabilir? Laik kesimin bir bölümünün başörtülüleri tanımadığını ve hatta tanımak da istemediğini; sadece ne pahasına olursa olsun onları kendi hayat alanlarının dışında tutmak istediklerini tespit ettiğinizde bu meselenin siyaseti epeyce aştığını anlıyorsunuz. Görünüşte psikolojik korkuları ima eden bu dışlama isteğinin ardında apaçık bir özgüven eksikliği var. Laik kesimin bir bölümü Türkiye toplumunu tüm çeşitliliği içinde kavramaktan aciz olduğu ölçüde, kendisini cemaatleştirmiş durumda.

İronik olan şu ki, geleneksel kesim olarak daha cemaatçi olması beklenen muhafazakârların cemaat kabuklarını kırmaya, dışa açılmaya meylettiği bir dönemde; 'modern' olduğu varsayılan laik kesimin bazı insanları kendilerini içe kapatacak bir cemaatleşmenin peşindeler. Buradan çıkarılabilecek sonuçlardan biri şudur: Başörtülü kişi, laik kesimin bazı üyeleri için 'olmaması gereken' bir insan türünü temsil etmektedir. Buradaki 'olmaması gereken' sözü fizyolojik olarak mümkün olmayanı değil, doğal olarak 'tercih edilemez olanı' ima eder. Bu mantığa göre tabii ki dünyada başını örten dindarlar var olabilir; ama onların 'bizim dünyamızda ve hayatımızda' yeri olmamalıdır.

Böylece 'bizim dünyamız ve hayatımızın' ne olduğu, nasıl bir şey olduğu sorusuna geliriz. Laik kesimin çoğunluğu bunu 'modern' ve 'çağdaş' kelimeleri ile betimlemeye çalışırlar. Söz konusu kavramlara atfedilen içerik ise dinsel inançlarından uzaklaşarak 'aydınlanmış', Batılı hayat tarzını benimseyerek 'ileri' bir medeniyet seviyesine ulaşmış olmayı ifade eder. Dolayısıyla 'laik' olmak bir kimlik sahibi olmak demektir... Öte yandan 'laik' kişi, bir önceki cumhurbaşkanının vurgulamaktan hoşlandığı üzere 'olunması gereken' kişidir. Bu 'laik' olanla olmayan arasında 'doğal' bir hiyerarşinin mevcudiyetine işaret eder. Diğer bir deyişle 'laik' olanla olmayan arasında eşitlik söz konusu olamaz; çünkü biri ileri öteki geridir. Böylece nötr bir hakemlik kurumu olarak laiklikten çıkıp, çağdaşlığın belirtisi ve taşıyıcısı bir kimlik olarak laikliğe varırız. Kimlik ise her zaman bireyi aşan grupsal bağları ima eder. Dolayısıyla Türkiye'de laiklik aynı zamanda yeni bir cemaatleşmenin dinamiği ve kıstası olarak işlevselleşmiş ve kendisini muhafazakârları n 'üzerinde' bir konuma oturtmuştur. Bütün bu bakış açısının rasyoneli ise insanlık tarihinin 'çağdaşlaşmaya' dönük bir ilerleme olduğu ve bugün geri olanların yarın ileri olanlara benzeyeceği inancıdır. Öyle ki tarihin bu yasasını kabul etmemekte direnenler, örneğin başörtülüler; ancak irticaî bir unsur olarak değerlendirilebilirler.

Bu durumda laiklerin gözüyle laiklik iki işleve sahip olacaktır: Laik olmayanların laikleştirilmesi için bir düzenleme oluşturmak; ve laik olmayanların laik hayatı sabote etmesini engelleyecek tedbirleri almak... Yıllardan beri uygulanan utanç verici başörtüsü yasağının altında bu anlayış yatmakta.

Ancak burada, hazmedilmesi pek de kolay olmayan bir durum var: Türkiye'deki laiklik açıkça cemaatleştirici ve hiyerarşi üreten bir bakış. Kamusal alanın 'steril' kılınmasına, yani istenmeyen vatandaşların oradan uzak tutulmasına yönelik bir tutum. Kısacası bu laiklik, demokratlıkla ve demokratik bir rejimle çelişki içinde...

Hanioğlu'nun ilginç tespitleri

Karşımızdaki meseleye iki şekilde yaklaşmak mümkün: Biri en temel insan hak ve özgürlüklerini ihlal eden bu eşitsiz ve adaletsiz durumun ortadan kaldırılması için uğraşmak. İkincisi ise bu durumu anlamaya, laik kesimin nasıl bu hale geldiğini kavramaya çalışmak. Söz konusu alanda sıkça yazan ve ufkumuzu açan düşünürlerden biri de Şükrü Hanioğlu. Geçen günlerde 'Seçkinler, modernlik ve dindarlık' (*) başlığı ile kaleme aldığı iki bölümlü makalesi gereksindiğimiz yanıtları içermekle kalmıyor, epeyce ilginç tespitlere de olanak tanıyor.

Hanioğlu'nun makalenin ilk bölümündeki sözleriyle "İkinci Meşrutiyet Dönemi Garpçıları"nın din konusundaki tezleri on dokuzuncu asır ortalarında Almanya'da gelişen ve vülger materyalizm (Vulgärmaterialismus ) olarak adlandırılan bilimci (scientist) hareketin temel yaklaşımları etrafında şekillenmiştir. .. Geleceğin toplumunda bilim tüm insanlığın dini haline gelecek ve bu sayede her türlü inançtan arındırılmış, deneysel bilimin yol göstericiliği dışında hiçbir rehbere ihtiyacı olmayan yeni bir gerçeklik şekillenecekti. .. Garpçı entelektüellere göre, Batı'nın bilimin din haline geldiği topluma geçiş alanında daha fazla mesafe kat etmiş, bu hedefe daha çok yaklaşmış olmasının temel nedeni ciddi bir dinî reform yaşamış olmasıydı... Dolayısıyla henüz 'geçiş toplumu öncesi' karakterini taşıyan Osmanlı toplumu ancak ciddi bir dinî reform sonrasında sınıf atlamayı başaracaktı... Bu, Garpçıların, Cumhuriyet'e devrettikleri en önemli tezlerden birisidir. Bu tezin en çarpıcı yönü modern günlük yaşam ile din arasında telâfisi mümkün olmayan bir uyuşmazlık olduğu fikridir... (Bu) yaklaşıma göre din sadece bilimsel açıdan bir hurafe olmakla kalmıyor, aynı zamanda modernliğin, çağdaşlığın karşı tezini oluşturuyordu. .. Din olgusuna İkinci Meşrutiyet Garpçılığı tezleri çerçevesinde yaklaşan ve bunlara dayalı bir din siyaseti geliştiren erken Cumhuriyet bilimciliği, bir anlamda, on dokuzuncu yüzyıl Alman vülger materyalizminin, pek de öngörmediği, zaferidir. Bu yaklaşım, insanlık tarihinin bir din-bilim çatışması olduğunu, Batı'nın maddî gelişiminin altyapısının dinî reformlarla sağlandığını ve benzeri ıslâhât yapılmaksızın Türk toplumunun ilerlemesinin mümkün olmadığını savunmuştur.. . Cumhuriyet ideolojisi 'asrîlik' kavramını da Garpçı yaklaşım çerçevesinde değerlendirmiş ve ileri maddî gelişmişlik gösteren toplumların kültürel değerlerinin, davranış biçimlerinin 'evrensel', 'medenî', 'modern' ve 'asrî' olduğunu varsaymıştır."

Bu uzunca alıntı, Cumhuriyet'in devralmış olduğu ve sistematize edip siyasallaştırarak günümüze taşıdığı zihniyete güçlü bir ışık tutuyor. Laiklerin niçin böyle davrandığını, devletin inanç alanında demokratik bir yaklaşımdan nasıl bu kadar uzak olabildiğini daha iyi anlıyoruz. Görünen o ki Türkiye'de devlete ve laik kesime egemen olan zihniyet kendisini 'ileri', kendisine benzemeyeni ise 'geri' sayan ve bu ayrımı dindarlık üzerinden yapan bir bakışı ifade etmekte. Dolayısıyla da 'geri' olanı eğitmekten tutun, baskı altına almaya kadar uzanan bir dizi siyaseti meşru kılmakta.

Hanioğlu, makalesinin ikinci bölümünde ise "erken Cumhuriyet ideolojisinin" İkinci Meşrutiyet dönemi Garpçılarından farklılaştığı iki konu üzerinde durmuştu. Bunlardan biri Garpçıların dinin yerini dolduracak manevî yönü kuvvetli bir felsefe arayışlarına karşı Cumhuriyet'in böyle bir ihtiyaç duymaması ve bunun tabii neticesi olarak "bilim ve modernlikle uyumlu bir İslam yaratma" gayretinin öne çıkmasıdır. Diğer bir deyişle Garpçılar zaman içinde çağdaş bilimle 'uyumlu' hale gelecek bir dindarlığı yeğlerken, Cumhuriyet bunu yönlendirilmiş , zorunlu kılınmış bir dönüşüm olarak tasavvur etmişti. İkincisi, Garpçıların bilim adına dine karşı çıkmalarının milliyetçi bir yönü olmamasına karşın; Türkçülük akımından beslenen Cumhuriyet'e göre din, Türklüğün yüksek kültürünün gerilemesine neden olmuştu. Diğer bir deyişle zaten yüksek bir kültür olan Türklüğü geçici olarak geriletmişti ve etkisinin ortadan kalkmasıyla birlikte Türklük yeniden 'ileri' konumuna gelecekti...

Bilim adına ideolojik dayatma

Böylece dini ve dindarı baskı altına alacak bir ideolojik meşruiyet yaratılmış oldu. Garpçılar için modernlik bir aydınlanma ve bireyselleşme süreci idi... Oysa Cumhuriyet için modernlik, milliyetçilik üzerinden 'çağdaş' bir cemaatçiliğin ihya edilmesini ifade etti. Batı'da laiklik her zaman bilimle dini karşı karşıya getiren bir ideolojik mesele etrafında algılandı. Herkesin aynı kurallara tabi olduğu eşitlikçi bir bakıştı bu ve gelişmenin bütün toplumları aynı biçimde etkileyeceği inancı üzerine kurulmuştu. Buna karşılık bizde laiklik bizzat toplumsal kesimleri karşı karşıya getiren bir yönetim meselesi olarak tanımlandı. Toplumun dindarlık üzerinden ileri ve geri cemaatlere bölünmesi, bunlar arasında 'doğal' bir hiyerarşi ürettiği ölçüde ileri olanın geri olanı yönetmesini de meşru kıldı. Böylece geri olan cemaatin homojenizasyonu, denetimi ve gerektiğinde baskı uygulanarak engellenmesi sıradan bir uygulamaya dönüştü...

Cumhuriyet yönetimi iddia edildiğinin aksine demokrasiye aykırı ölçütlere sıkı sıkıya bağlı kalmayı bugün de sürdürüyor. Sergilenen otoriter zihniyet ise giderek daha da anakronik hale gelmekte, çünkü Garpçılar döneminde varsayılan 'bilimsel' temel de tamamen eriyip gitmiş durumda. Günümüzde dinle modernliği karşıtlık içinde gösteren ilerlemeci toplumsal bakışın bilimsellik bir yana, doğrudan cehaleti inanç haline getirdiği meydanda...

Hanioğlu'nun aktardığı detaylardan biri ise halimizi çok daha çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Cumhuriyet otoriter ve milliyetçi bir laiklik yorumunu sahiplenirken, "geleneği savunanlar bu tür yukarıdan aşağıya modernliğe uyumlu hale getirilen din yerine, dinin süreç içinde kendi kaynaklarına dayanarak modernliğe cevap vermesinin daha uygun olduğunu savunmuşlardır. " Diğer bir deyişle Cumhuriyet döneminin gelenekçileri meğerse tamamen bilimsel bir bakışa sahiplermiş.. . Cumhuriyet ise bilimsellikle hiçbir ilgisi olmayan ideolojik bir dayatmayı 'bilim' sanmakla kalmamış, bu dayatmacılıktan bir de kimlik üretip, onu da 'çağdaş' saymış...

Sol ve demokrasi (1) :

 

 

Halil Berktay
  Halil Berktay

 

 

Sol ve demokrasi (1) :
Robespierre’den Marksizme

Montesquieu’nün Kanunların Ruhu ile attığı düşünsel temeller üzerinde, olağan demokratik rejimlerde siyaset hukukun üstünlüğüne tâbidir. Buna karşılık iki tür rejim : (a) proletarya diktatörlüğü teorisi ve pratiği; (b) İtalyan Faşizmi ve Alman Nazizmi (biraz genişletirsek, her çeşit “millî-devrimci diktatörlük”), hukuku belirtik biçimde siyasete tâbi kılar.

Her iki istisnada da siyaset, meşruiyetini şu veya bu tür bir devrimden alır. Bu noktada, Hitlercilik eleştirisini Weimar Türkiyesi’ne taşımadan önce Sol geleneğimizle de biraz hesaplaşmalıyız. Zira hukuk ve demokrasinin küçümsenip araçsallaştırılmasını, 20. yüzyılda “burjuva demokrasisi”nin diğer büyük düşmanıyla, yani Faşizmle paylaştık maalesef. Ne kadar paylaşmış olduğumuz, bugün ulusalcılığın Sol düşünce kırıntılarını piçleştirerek de olsa kullanmasına (faraza nasyonal sosyalist işçi partisi liderinin, “Cumhuriyeti düşmanlarına karşı savunmak için her yöntem meşrudur” deyip “TSK’nın silâhları”ndan dem vurmasına) yansıyor.

Fransız Devrimi, çok önemli bir açıdan “ilk” devrimdi : Teorisizdi, hazırlıksızdı. 1789 başlarına baktığımızda, ortada devrim yapmayı öngören kimse yoktu. Hattâ yerleşmiş bir devrim nosyonu bile mevcut değildi. İlk ve son defa Fransız Devrimi, süreç içinde kendi teorisini el yordamıyla yaratmaya çalışacak -- ve “ilk aşk” gibi bu koşullar da bir daha hiç tekrarlanmayacak; bundan böyle, bir sonraki devrimi özleyen, amaçlayan, programlaştıranlar hep varolacaktı.

Kamu Selâmeti Komitesi’nin, büyük bir kriz karşısında giriştiği olağanüstü iktidar pratiğinin, “devrimin kanunu bütün kanunların fevkindedir” gerekçesiyle savunulması, teoriyi el yordamıyla yaratmanın tipik örneğiydi. Bu çizgi, Robespierre ve Saint-Just’den başlayıp Marx’tan geçerek Lenin’e ulaştı.

1792-93’te devrim gerçekten tehdit altındaydı ve Jakobenler, Viyana’nın soylu mülteci ordularını topyekûn bir seferberlikle durdurmayı başardılar. Ama bu bile, ihtilâl yönetimi uygulamasının çok fazla kan dökmesini, can almasını beraberinde getirdi (ve zaten bu nedenle ‘94’te çöktü). Marx ise Fransız Devrimi modelini mutlaklaştırdı; aşırı-teorileştirdi. Bundan hem devrimlerin zorunluluğu, dolayısıyla evrenselliğini türetti (ki, açıkça yanlıştır). Hem de Jakobenizm tecrübesini proletarya diktatörlüğü teorisine temel yaptı. Bu tecrübeyi iki başka teoremle birleştirdi : (i) siyasal üstyapının ekonomik temele uygunluğu (kapitalist üretim tarzı üzerinde, burjuvazinin devleti yükselir); (ii) her olay ve kurumun illâ bir sınıf karakteri olması gerektiği (demek ki mevcut demokrasi, burjuva demokrasisidir). Bir adım daha ileri gitti : “burjuvazinin sınıf tahakkümünün maskesi” dedi. O “sınıf tahakkümü” de diktatörlüğe indirgenince (ki bu da çok şüpheli bir sıçramaydı), ortaya “burjuva demokrasisi = burjuva diktatörlüğü” denklemi çıktı.

Geçmişe bakınca bu kadarı “fazla diyalektik” gözüküyor; aforizmatik parıltısının ardında, şaibeli bir silojizm saklı. Ayrıca günümüz tarihçiliği, modernitenin çeşitli (siyasal, kültürel, ideolojik vb) boyutlarının hepsini, doğrudan ekonomiden türetmiyor; daha çok, farklı alanlarda, farklı tempolarda yürüyen süreçlerin, belirli bir tarihsel konjonktürde üst üste binip birbirleriyle rezonansa girmesi gibi düşünüyor. Bu da modern devleti mutlaka “burjuvazinin devleti = burjuva demokrasisi = burjuva diktatörlüğü” gibi kavramlaştırmamaya olanak tanıyor.

Öyle veya böyle; Marx ve Engels, kendi zamanlarının demokrasisini hemen sadece kusur ve güdüklükleri üzerinden okudular. Yansıttığı kuvvet dengelerini ebedî saydılar. Ona eşlik eden siyasal kültürün özerkliği ve özerk gelişme olanakları üzerinde pek kafa yormadılar. Demokrasinin içinin çok farklı sosyal ilişkiler ve daha ileri bir kültürle doldurulması olasılığını kaale almadılar. Son tahlilde, demokrasiyi hor gördüler. Demokrasi = burjuva diktatörlüğü ise, çözümü “zıddı”nda (daha doğrusu, zıddı sanılanda), yani “proletarya diktatörlüğü”nde aradılar.

Ve tabii bütün bunların, Sol’un demokrasi ile ilişkisi bakımından ağır sonuçları oldu.



Sol ve demokrasi (2) :
Lenin, Stalin, Mao ve Çin


Gene de Marx, başlangıçta proletarya diktatörlüğünü kısa bir devrim ânı için öngörmüştü. Weydemeyer’e 5 Mart 1852 mektubunda, özgün fikrim “sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletaryanın diktatörlüğüne götüreceği; bu diktatörlüğün ise bütün sınıfların ilgasına ve sınıfsız bir topluma geçişi oluşturacağı”dır, diyordu.

O sırada bu “geçiş”in hızla -- gelişmiş ülkelerde, siyasal devrimin hemen ardından -- gerçekleşeceği düşünülmekteydi. Marx, ilk defa Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde (1875), gelecek projesinin “sosyalizm eşittir komünizm” özdeşliğini kırdı. Sosyalizmi iki döneme ayırdı. Sınıfsız bolluk toplumu olarak komünizm, ancak uzak bir gelecekte kurulabilirdi. Devrim ile komünizm arasında ise, henüz eski düzenin temelleri üzerinde yükselen sosyalizm aşaması yatıyordu. Artık proletarya diktatörlüğü, “sosyalizm tarihî dönemi”nin tamamı için geçerliydi.

Sovyet devriminde emperyalist müdahale ve iç savaş, diktatörlüğe fiilî ihtiyacı güçlendirdi. Stalin’in “ikinci devrim”inin (yani kollektivizasyon ve hızlı sanayileşmenin) de, pratikte olmazsa olmaz koşulu diktatörlüktü. Üretim araçlarının mülkiyeti dönüştürüldükten sonra bile, en azından “tek ülkede sosyalizm”i çevreleyen “emperyalist kuşatma” nedeniyle, geri dönüş tehlikesi hâlâ geçerli ve proletarya diktatörlüğü teorice gerekli gösterildi. Bütün bunlara Mao, son bir aşırılığı : “revizyonizm”i önlemek için “meta üretiminin ve bireyciliğin” kökü kazınıncaya dek proletarya diktatörlüğünün (içimizdeki şeytana karşı da) gerekli olduğunu ekledi.

Böylece teoride proletarya diktatörlüğü habire uzadı ve kalıcılaştı; sona erişi “ölme eşeğim ölme” ahretine ertelendi. “Burjuva hukuku” ile “proleter hukuk” ayırımı, demokrasi gibi hukukun da aşağılanmasını beraberinde getirdi. Almanya’da radikal Sağın genç yıldızı, parlamenter demokrasiye ve “köksüz” liberalizme düşmanlığıyla ünlü Carl Schmitt, Führer’i en yüce yargıç ilân etmiş; Hans Gerber de, adaletin “soyut ve özerk bir değerler sistemi” olamayacağını işleyerek, hukukun temelindeki ahlâkın görelileştirmesine katkıda bulunmuştu (İttihatçı ön-faşizminin edebî temsilcisi Ömer Seyfeddin’in, genel insanlık değer ve faziletlerinden nefretine ayrıca döneceğim). Schmitt ve Gerber’lerinkine benzer bir rolü SSCB’de üstlenip, 1935’ten itibaren SSCB Başsavcısı olan Andrey Vishinsky, “sınıf hukuku”nun özerk olamayacağını, “devletten ayrı düşünülemeyeceğini” savladı (Richard Overy, The Dictators, 289, 291-3, 294-5). 1923 darbe girişiminden sonra Hitler’i kurtaran mahkemenin başkanı, milliyetçi Sağa sempatisiyle ünlü Georg Neidhart, bir; Vishinsky, iki -- TESEV raporunda zikredilen “hukuk mukuk dinlemem” zihniyetinin mücessem, müşahhas temsilcileriydi.

Proletarya diktatörlüğü genel, proleter hukuk özel teorisi, pratikte korkunç insan acılarına yol açtı. Sadece Stalin terörünün doruğunda, İçişleri Komiseri Nikolay Yezhov’a atfen Yezhovşçina denen 1937-38 yıllarında, Sovyet arşivlerinden yeni elde edilen rakamlara göre 681,692 kişi idam edilirken, 634,820 kişi de kamplara gönderildi (Overy, s. 195’teki tablo). 1990’da Gorbaçov, 1930-53 arasında toplam 786,098 idam hükmü verildiğini açıkladı. Stalin’in ölümünden sonra politika yumuşatılsa da, Lenin’in gerek Devlet ve İhtilâl, gerek Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky’de, hiçbir kural ve yasayla sınırlı olmadığını defalarca vurguladığı diktatörlük teorisi, uygulamanın nihaî dayanağı olmaya devam etti. Kruşçev’in 1956’dan sonra “sosyalist legalite”yi onarma yönündeki cılız çabalarına karşın, parti ve devlet hep hukukun üzerinde kaldı.

Demokrasiyi ve hukuk devletini üretemeyişin sonuçları hayatın her alanına yansıdı. Halkı karşısına aldı. Ekonomiyi ve yaratıcılığı mahvetti. SSCB bu yüzden çöktü. Çin’de, tek-parti diktatörlüğü artık kapitalist bir ekonominin tepesinde oturuyor. Bunun adı, “sosyalist siyasî sistem.” Ve mahkemeler (hâlâ) özerk ve dokunulmaz değil. Uygulama çizgileri, kanunları nasıl yorumlayacakları, ne tür kararların arzu edilir olduğu, merkezden bildirilmeye devam ediyor.

(1)Taraf- 31 Ocak 2008
(2)Taraf-2 Şubat 2008

Rastlantı...Komünistliği, Faşistliği, Gericiliği'de sokan bir Kıbrıslı var

 

Nazım Beratlı
   
  Nazım Beratlı

 

Rastlantı...Komünistliği, Faşistliği, Gericiliği'de sokan bir Kıbrıslı var

Ahmet An’ın değerli çalışmalarından biri olan "Kıbrıs’ın Yetiştirdiği Değerler"in ilk cildinde, Lefkoşa’lı Sırrı Bellioğlu anlatılır. Bilindiği gibi Sırrı Bey, Ankara Hükümeti’nin İktisad Vekili olup, Samet Ağaoğlu’nun anılarına bakarsak, hükümetin programı da onun kaleminden çıkmıştır. Kendisi Mektep-i Mülkiye’de okurken, Abdülhamit’e karşı tertiplere karıştığı için okuldan atılmış, sonradan çıkan Yunan Harbi’ne katılıp, kahramanlık madalyası aldığı için “aff-ı şahane”ye uğrayarak yeniden mülkiyeye dönerek, Osmanlı döneminde çeşitli valilik ve mutasarrıflıklarda bulunmuştur. Sırrı Bey’i, Kıbrıslılar iki özelliği ile tanırlar:

İlki: Londra’ya barış görüşmeleri yapmaya giden TBMM heyetinin bir üyesi olarak, Brindizi’den buraya çektiği bir telgrafla, Kıbrıslı Türkler’in de bir kongre toplayarak, galip devletlere taleplerini iletmelerini istemesi...

İkincisi: 1934’te Atatürk tarafından adaya gönderilerek, Anadolu’ya göçün durdurulmasını sağlaması...

Ahmet Cavid An’ın yazdıklarından, Sırrı Bellioğlu’nun sol fikirlere sahip bir siyaset adamı olduğunu zaten biliyorduk. Ömrünün önemli bir kısmını hapiste geçirdiğini, mahkemede “benim peygamberim Lenin’dir” dediğini, Atatürk ile çok yakın olmasına rağmen, İsmet Paşa ile yıldızının hiç barışmadığını, falan...

Geçenlerde, TÜSTAV vakfının, Sosyal Tarih Yayınları arasında, Erden Akbulut ile Mete Tunçay’ın yeni bir kitabı çıktı: Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası...

Bilen biliyor ama bilmeyenler için kısa bir bilgi verelim: Halk İştirakiyyun Fırkası, Kurtuluş Savaşı esnasında yurt içinde kurulan, gerçek Komünist Partisi’nin legal koludur, dersek; çok da yanlış birşey söylemiş olmayız. Zira o dönemde, iki Türkiye Komünist Partisi daha vardır. İlki, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Bakü’de kurdukları Türkiye Komünist Fırkası, ikincisi ise Moskova’nın yardımlarını sağlarken, kontrolü de elden bırakmamak üzere, Ankara’da Mustafa Kemal’in kurdurduğu “resmi” Türkiye Komünist Fırkası... Yöneticileri Yunus Nadi, Celal Bayar, Tevfik Rüştü Aras v.b. Tabii Enver Paşa ve ekibinin, Berlin’de kurduğu İslâm Halk Şuraları Fırkası’nı konunun dışında tutamayız. Zira hem Enver Paşa, Bakü’de toplanan Doğu Halkları Kurultayı’na delege olarak katılmıştır ve hem de o ekibin bir adamı olan Halil Paşa’nın, Bakü’nün Kızılordu’ya teslim olmasını, “ Türkiye Komünist Partisi delegesi” imzalı bir belge ile sağladığını, rahmetli Uğur Mumcu yayınlamıştır.

Bizi gene bilmeyenler için nakledelim ki Kurtuluş Savaşı’nın ilk aşamasında, henüz ortada düzenli bir ordu yokken, Enver paşa’nın Moskova’daki en büyük talebi, kendisine komünist müslümanlardan oluşmuş bir ordu verilmesi ve bununla harp sahasına dalıp; “İngiliz emperyalizmi”ni Anadoludan kovmasının sağlanmasıdır. Bu hayal, Sakarya Savaşı kazanılana kadar devam etmiştir. Ne var ki aradaki nerede ise iki seneye varan süreçte, Anadolu’daki İttihatçı tayfa, Enver’in her an Yeşil Ordu ile gelmesini beklemekteydi. Beklemekle kalınsa iyi! İçerdeki silahlı güçler arasında en ele ağıza gelen Çerkez Ethem’in Kuvvay-i Seyyare denilen birlikleri de Yeşil Ordu’ya katılmış, Eskişehir’de Yeni Dünya diye bir komünist dergi yayınlamaktaydılar. Yâni, Anadolu’da da bir Yeşil Ordu teşkilâtı kurulmuş bulunuyordu. Yukarıda adı geçen üç “resmi” komünist partisi yöneticisinin de bu teşkilâtla ilişkileri sır değildir.



Türkiye Halk İştirakiyyun Partisi’nin kapatılmasından sonra hapse atılıp mahkemeye verilen Tokat Mebusu, eski Harput valisi Nazım Bey’in İstiklal Mahkemesinde verdiği ifadenin orijinali, adını andığım kitapta var. Kendisi diyor ki: “ Yeşil Ordu’yu ben, İzmit Milletvekilleri Sırrı ve Süreyya beyler “ ve bazı başka arkadaşlar “yönetiyorduk. Mustafa Kemal Paşa’nın bilgisi ile kurduk!”

Bizim Sırrı Bey, Yeşil Ordu’nun Merkez Komitesi üyesi imiş... bitmedi...

Sakarya Savaşı sonrasında, Ethem ve ekibinin de ekarte edilmesi ve Enver Paşa’nın da Türkistan’a gitmesi üzerine, ümitleri tülenip de dağılan Yeşil Ordu’culardan sonra, Türkiye sol hareketi, Halk İştirakiyyun Fırkası’nın yönetimine girer. Çünkü arada Mustafa Suphi ve yoldaşları da Karadeniz’de öldürüldüğü için, dışarıdaki sol liderlik ortadan kaldırılmıştır. Kitaptaki belgelerden, Komintern tarafından kabul edilmiş olan partinin de İştirakiyyun olduğu görülüyor. Zaten önceleri bu partinin, sonradan Türkiye Komünist Parsisi’nin yöneticileri arasında olup; Stalin tarafından Rusya’ya çağrılıp orada kaybolan Hocaoğlu Salih’ten dolayı, aradaki fiziksel bağ da ortaya çıkıyor.

Efendim, bizim Lefkoşalı Sırrı Bellioğlu; Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası’nın da hem kurucusu, hem de MK üyesi... Buyrun...

Türk ulusçuluğu fikrinin amnetüsü sayılan Kahire’de yayınlanan Türk ve Tiflis’te yayınlanan Hayat dergilerinde yazıları çıkan; milliyetçi yazının doruğu olan Bakü’de yayınlanan Füyuzat dergisinin de yayın kurulunda bulunan Lefkoşa’lı Ahmet Raik Efendi hakkında, önceden birşeyler yazmıştım...

Atatürk’ün en yakınları arasında yer alan, dedesi Arapahmet Camii’nde gömülü Hikmey Bayur’u henüz ele almadım...

Aynen, Derviiş Vahdeti’yi inceleyip; Alpaslan Türkeş’i de henüz hiç ele almamış olmamız gibi...

1960 İhtilâli’nde iktidara gelen Alpaslan Türkeş, tarihçi Cemal Kutay’ı çağırarak, Sırrı Bey’i araştırmasını istemiş. Bir süre sonra, bu talihsiz hemşehrisinin hayat hikâyesini Kutay’dan dinleyip, birkaç yıl önce öldüğünü öğrenince, gözleri dolarak, tarihçiye:

Nerde üstadım” demiş, “şimdi böyle adamlar?”

Ben Cemal Kutay’ın yalancısıyım...

Ama Türk düşünce dünyasına komünizmi de, milliyetçiliği de, gericiliği de, faşistliği de sokanların arasında mutlaka bir Kıbrıslı’nın da bulunması, olsa olsa rastlantıdır değil mi? Başka ne olmak ihtimali var?

Haaa... Bir de... Birkaç yıl önce bir dönemliğine Kıbrıs’ta bulunan bir “akademisyen” bana “Kıbrıslı Türkler Kurtuluş Savaşı’nda ne yaptılar ki?” diye bir soru sorduydu...

Hiç...

"İSTİSMARDAN RANT HİÇ OLMAMIŞTIR" Tunca Toskay ile Tuncay Özkan buyrun oyunun iç yüzü

 Resim

 

"İSTİSMARDAN RANT HİÇ OLMAMIŞTIR"

 

ANKARA -

 

MHP Genel Başkan Yardımcısı Tunca Toskay,

 

''MHP'nin siyasi geleneğinde ülke sorunlarının istismar edilerek siyasi rant sağlamak hiçbir dönemde olmamıştır''

 

dedi.

 


Toskay, yaptığı yazılı açıklamada,

 

 

''Antalya'da düzenlediği basın toplantısındaki bazı ifadelerinin amacının dışında yorumlanarak MHP'nin türban

 

sorunun çözümüne ilişkin yaklaşımının temelinde siyasi rant sağlamak olduğu''

 

izlenimi verecek haber ve yorumların yer aldığını''

 

ifade etti.


"Partimiz, 40 yıla yaklaşan ve gittikçe büyüyen, olumsuz etkileri toplumumuzun bütün alanlarında hissedilen, kronikleşmiş sosyo-kültürel bir

 

sorunun çözümüne samimi destek sağlama gayreti içindedir"

 

diyen Toskay, şöyle devam etti:

 


"MHP, 1999'da kurulan 57. hükümet sırasında da aynı ilkelerden hareketle sorunun çözümü için çaba sarf etmiş, ancak siyasi şartlar sonuç

 

alınmasına imkan vermemiştir.

 


MHP sorunun anayasamızın temel ilkeleri çerçevesinde, demokratik rejimin meşru zeminlerinde çözümüne katkı yapmaktadır.

 

Bu sorun

 

çözümlendiğinde, sorunun siyaset dahil çok yönlü istismarı da son bulacaktır."

 

statuko ile tetikcinin pis oyunu

 

Yukarıdaki afiş me ha penin "özel kuvvetleri" ülkü ocaklarına ait. Türban konusundaki tutumlarını halka açıklıyorlar.

 

Üniversiteleri falan geçtim,

 

"ne kamusal alanı ulan! Allah her yerde" diyerek, türban ve laiklik konusundaki "hassas" yaklaşımlarını "kibarca" dile getiriyorlar...

Gazeteleri okuyorum, internet forumlarına gözatıyorum. me ha pe'ye oy veren laik kanatta acaip bir pişmanlık var.

 

"Elimiz kırılsaydı da oy vermeseydik"

 

noktasına varmış tepkiler.

 

Halkı anlamak lazım. O kadar korkutulmuşlar dı ki, kendilerini AKP karşısında o kadar

 

çaresiz hissediyorlardı ki, sırf AKP iktidara gelmesin diye me ha peli falan olmadıkları halde gidip oy vermişti bir kısmı.

 

Hatta Tuncay Özkan gibileri bu konuda açık çağrıda bulunmuşlardı.

 

 

Şimdilerde Tuncay Özkan mesela, bu durumu

 

"o zaman durum öyleydi"

 

diye açıklamaya çalışıyor.

 

*******

 

 

 

Hayır efendim!

 

 

Halkı kandırmaya bir son verin.

 

O zaman durum öyle değildi, yukarıdaki resimdeki gibiydi!

 

Bizi milliyetçi

 

olmadığımız için körlükle suçlayanlar, milliyetçi olunmadan anti-emperyalist olunamaz diyen beyinsizler, yukarıdaki afişe iyi bakın!

 

Anti-emperyalist olmanın yolunun milliyetçilikten değil, antikapitalizmden geçtiğini artık anlayın.

 

Sizi faşistlere oy vermeye çağıranlarla yollarınızı

 

"yol yakınken"

 

ayırın!

 

 

 

nil'in babası suavi karaibrahimgil'in 1992'de çıkardığı: " Biz sizi ararız " şarkısı

Biz sizi ararız


nil'in babası suavi karaibrahimgil'in 1992'de çıkardığı, 2. ve (yeni albüm çıkmadıysa) son

albümü ve o albüme ismini veren şarkı.

bu şarkıda daha sonra hadi yine iyisin ile ünlenecek

tayfun duygulu'nun saksafon solosu dikkati çeker.

sozlerini vereyim de tam olsun:




sabah erken çıktım yola
dedim kendi kendime haydi, uğurlar ola
bir o yana, bir bu yana
yürüdüm bitmek bilmeyen kaldırımlarda

ne istediğimi bilmiyordum asla
iş arıyordum sadece, büyük bir ihtirasla
yalvarıyorum sana sekreter abla
gönderme beni buradan yine aynı cevapla

adınız, soyadınız, telefon, numaranız
biz sizi ararız, biz sizi ararız
adınız, soyadınız, telefon, numaranız
biz sizi ararız, biz sizi ararız

adınız, soyadınız, telefon, numaranız
biz sizi ararız, biz sizi ararız
adınız, soyadınız, telefon, numaranız
biz sizi ararız, biz sizi ararız

adınız, soyadınız, telefon, numaranız
biz sizi ararız, biz sizi ararız
adınız, soyadınız, telefon, numaranız
biz sizi ararız, biz sizi ararız

adınız, soyadınız, telefon, numaranız
biz sizi ararız, biz sizi ararız
adınız, soyadınız, telefon, numaranız
biz sizi ararız, biz sizi ararız

ne istediğimi bilmiyordum asla
iş arıyordum sadece, büyük bir ihtirasla
yalvarıyorum sana sekreter abla
gönderme beni buradan yine aynı cevapla

adınız, soyadınız, telefon, numaranız
biz sizi ararız, biz sizi ararız
adınız, soyadınız, telefon, numaranız
biz sizi ararız, biz sizi ararız

adınız, soyadınız, telefon, numaranız
biz sizi ararız, biz sizi ararız
adın ne kardeşim, biz sizi ararız, biz sizi ararız

adınız, soyadınız, telefon, numaranız
biz sizi ararız, biz sizi ararız
adınız, soyadınız, telefon, numaranız
biz sizi ararız

koştum gittim, gördüğüm ilana
form doldurttular, sorular sordular bana
bilgisayar, disket format
ingilizce, eh işte, çat pat
demeye geldim ki buraya
bu iş için güvenmeyin bana
ho ha ha ha ha

koştum gittim, gördüğüm ilana
form doldurttular, sorular sordular bana
bilgisayar, disket format
ingilizce, eh işte, çat pat
demeye geldim ki buraya
bu iş için güvenmeyin bana
ho ha ha ha ha

adınız, soyadınız, telefon, numaranız
biz sizi ararız, biz sizi ararız
adınız, martin spencer
buyuro
biz sizi pardon, biz sizi ararız

adınız, soyadınız, telefon, numaranız
biz sizi ararız, biz sizi ararız
adınız, soyadınız, telefon, numaranız
biz sizi ararız, biz sizi ararız

zırrr, zırrr, zırr...aloo

bu şarkının olduğu albümün şarkı sırası şöyleydi:

01 yağmur
02 1965
03 karadeniz
04 istanbul bu değil
05 naz
06 biz sizi ararız
07 dudu
08 sapanca
09 unutamam asla seni
10 müzikomani

 

 

Amerikalılar değişim istiyor

Amerikalılar değişim istiyor



Amerikalılar değişim istiyor.

Iowa'da başkan adaylarını belirlemek için yapılan önseçim, herkesin ihtiyacı olan bir ABD'yi
açığa çıkardı:

Halk, Bush yıllarını aşmak istiyor









Bu yıl yapılan değişikliklere rağmen Amerikan başkanlık seçimleri hâlâ bir maratonu

andırıyor. Adayların Iowa önseçimlerindeki kazanma yüzdeleri pek öyle etkileyici sayılmazdı.



 Barack Obama oyların yüzde 38'iyle Demokrat yarışını kazandı, Mike Huckabee yüzde 34'le

kazanan Cumhuriyetçi oldu. İkisi de beklenmedik zaferler değildi, fakat ikisi de

karşılarındakilere nakavt yumruğu atmış değil. Rakipleri canlı, güçlü ve başka bir rauntta

kazanmaları mümkün.


Ayrıca Iowa'da yenmek veya yenilmenin ulusal sonucu öngörmeye pek yardımı yok. Ronald Reagan ve Bill Clinton gibi 'doğal kampanyacı'lar, iki dönem başkanlık yapmadan önce Iowa'da kaybetmişti. 2008 seçimleri de Obama'yla Huckabee arasındaki bir yarıştan ziyade, Hillary ile Rudy Giuliani arasında uzun süredir beklenen rekabete sahne olabilir.




Fakat bariz sonuçlar da var.


Demokratların adayı ya siyahi bir adam olacak ya da bir kadın ve bunun siyahi Obama olma

şansı arttı. Iowa'daki üç ayrıntının bir sonraki New Hampshire oylamasında da tekrar ederse manidar olacak.


Birincisi, Clinton'ı desteklemesi beklenen kadınlar, daha çok Obama'ya oy verdi.



İkincisi Obama, Hillary'yi bağımsızlar arasında kolayca arkasında bıraktı.


 Üçüncüsü, Obama yeni ve genç Demokrat seçmenlerin açık farkla tercih ettiği adaydı.


 Hillary birçok açıdan etkileyici. Ama Iowa'daki oy oranı, birçok Amerikalının ona ısınamadığını açıkça gösterdi.


Demokratların bu kez gerçekten kazanacak bir aday seçme kararlılığı göz önüne alındığında, üstün gelmek istiyorsa Hillary New Hampshire'da kendine gelmeli.



Sonuç ne olursa olsun, bu, Obama ve Hillary gibi merkezi mesajlar veren iki donanımlı aday arasında geçecek bir Demokrat-Demokrat yarışına dönmeye başladı.


Kırsal bir eyalete göre hazırlanmış popülist mesajıyla Iowa'da kazanmak için her şeyini ortaya koymuş John Edwards kaybetti.


 İkinci olmak yeterli değil. Artık yarışı sonuna dek götürmeye yetecek hız, para ve organizasyonu toparlayamaz. Dördüncü Bill Richardson'ı da aynı kader bekliyor.


Joe Biden ve Chris Dodd şimdiden yarış dışı. Demokratlar açısından Iowa'dan çıkan tek net mesaj, bu yıl sola doğru bir 'yalpalama' olmayacağıydı.



Sağın durumuysa iyice belirsiz. Huckabee Iowa'da birçok olumsuzluk sayesinde kazandı, en başta Mormon Mitt Romney geliyordu.

 Ama olumlu bir nedeni de vardı, Huckabee Bush'un siyasi tabanı olan muhafazakâr ve evanjelik Hıristiyan oylarını alabildi.


Şimdiki soru, Huckabee'nin hoş tavırları sayesinde, 1988'de Iowa'da geniş oy alan (evanjelik rahip) Pat Robertson'dan daha başarılı bir biçimde bu tabanın ötesine geçip geçemeyeceğiyle ilgili.


 Bu gerçekleşmezse, Huckabee'nin ana rolü, John McCain veya Giuliani'nin öne geçmesine izin vererek Romney'nin umutlarını söndürmekle sınırlı kalır.



Iowa hepimizin ihtiyacı olan bir ABD'yi açığa çıkardı: Bush yıllarının, hatta belki Clinton

yıllarının bile ötesine geçmeye çalışan bir ülkeyi. Iowa'da tüm adaylar için en önemli kelime

'değişim'di.


İki partiden de statükonun adayı olarak ortaya çıkan olmadı.


Bu durum Demokratlara yarayacak. Başkanlığa giden yol dönemeçlerle dolu da olsa, Iowa'dan

 çıkan mesaj dikkat çekici. Ocak 2009'da Beyaz Saray'da siyah bir adam olabilir: İçki servisi

 yapmak için değil, Oval Ofis'te oturmak için.

 (Başyazı, 5 Ocak 2008)

Burçin 2 Full AlbüM

 
Smile Burçin 2 Full AlbüM
 

"Sevgide Güneş Gibi Ol,
DostLuk Ve KardeşLikte Akarsu Gibi Ol,
HataLarı Örtmede Gece Gibi Ol,
Tevazuda Toprak Gibi Ol,
Öfkede Ölü Gibi Ol,
Her Ne OLursan Ol,
Ya OLduğun Gibi Görün,
Ya Göründüğün Gibi Ol.
 
Burçin - Zahidem



1) Allı Turnam
2) Dut Ağacı
3) Elmanın Yongası
4) Zahidem
5) Hoşgeldiniz Erenler
6) Bir Yiğit Gurbete Gitse
7) Sen Sen
8) Türkmen Gelini
9) İnce İnce
10) Gesi Bağları
11) Hey Onbeşli
12) Niye Çattın Kaşlarını
13) Maraştan Bir Haber Geldi
14) Aman avcı

http://rapidshare.com/files/57007990/zahidem.rar.html

GitarımLa Türküler Söyledim



1) Çarşambayı Sel Aldı
2) Dane Dane Benleri Var
3) Daşlı Gala
4) Benim Gamlı Yaslı Gönlüme
5) Dostum Dostum
6) Geçti Dost Kervanı
7) Gönül Dağı
8) Neredesin Sen
9) Sivas Ellerinde Sazım Çalınır
10) Urfanın Etrafı Dumanlı Dağlar

http://rapidshare.com/files/57009133...ledim.rar.html
 
Burçin 2 Full AlbüM

Ayla Algan-Cemil Demirsipahi // Yunus Emre

Ayla Algan-Cemil Demirsipahi // Yunus Emre

Ayla Algan-Cemil Demirsipahi // Yunus Emre

Ayla Algan-Cemil Demirsipahi // Yunus Emre

Ayla Algan-Cemil Demirsipahi // Yunus Emre

Ayla Algan-Cemil Demirsipahi // Yunus Emre






Ayla Algan-Cemil Demirsipahi // YUNUS EMRE




Bağlama: Cemil Demirsipahi


A Yüzü

C’ est Toi Qu’ il Me Faut
Voila Ou M’ a Reduit L’ amour
Aimos, Soyonos Aimes
Tout Est Dans L’ etrehumain
Wenn Ich Beim Freunde Bin


B Yüzü

Buring Burin
It’ s You I Need
Let’ s Us Love And Be Loved
Come Let’ s Go To The Friend
Yarab Bu Ne Derttir




Bu uzunçalar Turizm Bakanlığı' nca ticari amaç beklentisi olmadan piyasaya çıkarılmıştır.


İ N D İ R İ N : 36,5 MB

 

Ayla Algan-Cemil Demirsipahi // Yunus Emre

 

YİRMİNCİ ÂSIR TARİHİ

HTTP://ENFLASYONCANAVAR.BLOGGUM.COM

1 CENT 1 KURUŞ

sosyalgüvenliği tam TÜRKİYE

1 DOLAR 1 TÜRK LİRASI NOKTA KADAR MENFAAT İÇİN VİRGÜL GİBİ EĞİLME Nano-Quote: "Any intelligent fool can make things bigger, more complex and more violent. It takes a touch of genius-and a lot of courage-to move in the opposite direction." -Albert Einstein Nano-TERCÜMESİ: . "herhangi bir zeki enayi, daha şiddetli ve daha fazla complex, daha büyük şeyleri yapabilir". Yöne tamamlayan bir rol'de de çok cesaretle hareketi ve geniusun bir dokunmasını tutar. . Albert Einstein. "konuş TÜRKİYE ve veya İsmet Özel'i okuma klavuzu" Aşk üçgeni olmayan bir film görmedim ben. Bu üçgende x, y'ye; y, x'e; z'de x'e aşık olur genelde. Bazen, senaristler işi o kadar karıştırır ki, bazı aşklar dörtgene kadar varabilir. Hayır grup seksten bahsetmiyorum. Hatırla Sevgili'de var böyle bir aşk dörtgeni mesela. Ahmet, Mişen'e; Yasemin, Ahmet'e; Necdet, Yasemin'e; Leyla da, Ahmet'e aşık bu dizide. Sonra Ahmet Mişen'den cayıp Yasemin'e aşık oluyor. Tabii bu tür durumlarda, aşk kare olmaktan çıkıp aşk yamuğuna dönüyor iş. Senaristlerin işi çok fazla karıştırdığından şikayet etmiştim. Aslında ne kadar karışık olabilir ki, geometri; "Karenin çevresi kenarların toplamıdır" şeklinde ne de olsa formülü var, formülleri var. Ama gel gör ki, aşkın formülü yok. İki kişinin ilişkisi bile yeni bir kişilik oluştururken, yani her ilişkinin kendisine göre karekteristiği varken; ki, ben bu yüzden hiç bir, ideal ilişki vaat eden kitapları okumazken, nasıl böyle aşksal üçgenlere, dörtgenlere kadar senaryo yazıyorlar? Nerden alıyorlar bu cesareti? Arkalarında kim var? Kim varsa ben de, yaslanmak istiyorum da ben... Şaka bir yana, konumuza dönelim: "Doğrusal Aşk". Nedir doğrusal aşk? İki nokta arasındaki düz bir çizgi, doğrusal bir çizgidir. O zaman da, doğrusal aşk, iki kişi arasındaki aşktır. Ve doğru bir çizginin sonsuza kadar uzaması gibi, doğrusal bir aşk da sonsuza kadar uzanabilir. Ne kadar romantiğim? Romantikliği es geçersek, ya kardeşim! ben, x'in y'ye; z'nin, f'ye; k'nin, n'ye aşık olduğu ve her şeyin nizami bir şekilde devam ettiği, çiftlerin eşli okey oynadığı, aşk üçgenleri olmadan bir filmi ölmeden izleyemeyecek miyim? Göremezsem ben ne yapacağımı biliyorum. Elimi hiç kaldırmadan çizdiğim bu şekile, ve belirttiğim harflere birer isim verip öyle bir aşk geometrisi oluştururum ki, bir daha kimse aşk senaryosu falan yazamaz. Senaristler size sesleniyorum. KELEBEK ETKİSİ Kelebek Etkisi, bir sistemin başlangıç verilerindeki ufak değişikliklerinin, büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen isimdir. Bu kuramı ilk olarak 1963 yılında meteorolog Edward N. Lorenz adlı bir bilim insanı, bilgisayarında hava durumlarıyla ilgili hesaplar yaparken bulmuştur. Edward N. Lorenz, ilk hesaplamasında 0,506127 sayısını başlangıç verisi olarak kullanmış; ikinci hesaplamada ise, ondalıksayı temsillerindeki (binler basamağı sonrasındaki değerleri) çıkararak 0,506 sayısını kullanmıştır. İki sayı arasında sadece-ve-sadece yaklaşık 1/1000 (binde bir), yâni bir kelebeğin kanat çırpmasının yarattığı rüzgârla eşdeğerde fark olmasına rağmen, süreç içindeki ikinci hesabın, birinci hesaba karşın çok daha farklı neticeler verdiğini bulgulamıştır. Elbette ki, Lorenz'in sanal dünyasında geçerli olan kurallar Newton'un kanunlarından yola çıkarak kurulmuş deterministik kurallardır. Lorenz, ilk başta bu deterministik sistemi anlamayı başarırsa, atmosfer olaylarını da belli bir yaklaşıklıkla anlayabileceğini ve de tahmin edebileceğini düşünüyordu. Yaklaşık aynı tarihlerde Von Neumann adlı diğer bir bilim insanı da Yüksek Araştırmalar Enstitüsü'nde benzer bir düşünceyle atmosfer olaylarını anlamaya çalışıyordu. Von Neumann da, atmosferin deterministik bir modelini kurarak hava durumuna istediği gibi müdahâle etmek amacını gütmekteydi. Von Neumann'a göre hava hareketleri deterministik bir sistemdi ve yeterince güçlü bir bilgisayar ve yeterli sayıda gözlemle pekâlâ bu sorunun üstesinden gelinebilirdi. Ancak o tarihlerde bilgisayarların gücü ve kapasitesi yetersiz olduğu için Von Neumann, öncelikle daha güçlü bilgisayarlar geliştirmeye ağırlık vererek bir başka açıdan bu kurama katkıda bulunuyordu. Lorenz ise, kendi sistemini biraz daha incelediğinde sadece 3 denklemin hava olaylarını taklit etmeye yeteceğini görmüştü. Basitleştirilmiş denklemlerini daha iyi yorumlayabilmek için bir başka yöntem geliştirdi. Sonunda, normalde sayılardan oluşan çıktıyı (çizelgeyi) bir yazıcı ile görünür hâle getirmeyi başardı. Böylelikle atadığı herhangi bir parametrenin zamanla nasıl değiştiğini bir bakışta görebiliyordu. Lorenz 1961 yılında, bu ardışık dizilerden birini ayrıntılarıyla incelemeye karar verdi. Bunu görebilmek için ise tüm sistemi baştan başlatmak yerine ortalardan bir yerden başlattı. Makineye başlangıç değerlerini yükledi bir saat kadar sistemi çalışması için serbest bıraktı. Bir saat sonra çıktılara baktığında ise hiç beklemediği bir durumla karşılaşmıştı..! Sistem bir öncekinden çok daha farklı bir çıkış üretmişti! Bu duruma oldukça şaşıran Lorenz, ilk başta bilgisayarındaki vakum tüplerinden birinin yandığını düşünmüş, ancak teknik bir aksama olmadığını görünce, kısa bir süre sonra şok edici gerçeği fark etmişti. "Kelebek Etkisi" ya da Başlangıç koşullarına hassas bağımlılık. Lorenz, altı haneli kesirli bir sayı olan başlangıç değerini (0,506127) değil de, sadece üç basamak olarak (0,506) girmiş ve doğal olarak, binde birlik bir farkın sistemi o kadar da etkileyemeyeceğini düşünmüştü. Aslında bu varsayım akla uygundu, çünkü geleneksel (Deterministik) fizikte, girişteki ufak değişimlerin çıkışta da ufak değişimlere yol açacağı düşünülmekteydi. Kural olarak, neredeyse doğru bir girişe karşın, yine neredeyse doğru bir çıkış elde edilmeliydi. Oysa Lorenz'in sistemindeki simülasyona göre hava akımlarındaki bu önemsiz değişiklikler çok büyük doğal felâketlere dönüşebilmekteydi. Lorenz, Kelebek Etkisi adını verdiği bu durumu, sonunda doğru analiz ederek meteorolojik olayların tahmin edilemeyecek kadar karmaşık olduğunu betimleyen bir makale yazdı. Doğal olarak, Von Neumann bu görüşe karşı çıktı. Ancak, onun çalışmalarıyla hayat bulan bilgisayarlar ve yazılım teknolojisi ilerledikçe, tüm veriler ve bulgular, bir kez daha Lorenz'in haklılığını hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koyuyordu. Bu süre içinde, Kelebek Etkisi'ne teknik bir isim de verilmişti: Başlangıç koşullarına hassas bağımlılık. Lorenz'in 1963'de yayınlanan orijinal araştırmasında; ilk başlarda, bir martının kanadını çırpmasının hava durumunu sonsuza dek değiştireceğinden bahsedilmekteydi. Daha sonra verdiği konferanslarda ise Lorenz, martıyı daha romantik olan kelebek imgesiyle değiştirdi. Çünkü, aşağıdaki resim, Lorenz Differensiyal Denklemleri'nin AB-3 metodu kullanarak simule edildikten sonra, x ve z eksenlerinin birbirine karşı çizilmesi sonucunda elde edilmiştir. Doğal olarak bu sonuç çizelgesi, birçok kişi tarafından bir kelebeğe benzetilmekteydi. Bu nedenle bu kuramın adı, yaygın kullanımıyla "Kelebek Etkisi" adıyla bilim çevrelerinde de kabul gördü. ADMİNİSTÖR, MODERATÖR, EDİTÖR STATÜKOSU !!! MEDYANIN İNTERNETTE YAPILANMA PROJESİ 100 ADMİN HUSÛSİ-YETİ ! 1-)Admin ezeli ve ebedidir.! 2-)Admin her zaman her kosulda haklidir.! 3-)Admin söyledigi sözün arkasindadir 4-)Admin kâti ve disiplinlidir. 5-)Admin digerlerinden farklidir öyle olmak zorundadir. 6-)Admin OnuR u ilkeleri ve karizmasi için yasar 7-)Herkes admine karsida olsa o bildigini yapar.! 8-)Admin yalan sölemez sölemisse mutlaka bir bildigi vardir veya yanlis anlasilmistir.! 9-)Admin haksizlik yapmaz yapsada herkese yapmistir. 10-)Admin çok iyi çok tatli bir insan degildir. 11-)Admin polistir hirsizlar oldukça ortaya çikar. 12-)Adminin amaci hapse atmak degil; disarda olanlari korumaktir. 13-)Admin sivilken en sevdigi arkadasi olan birine,gerçekten haketmiyorsa görevdeyken ona yetki vermez. 14-)Admin haksiz oldugunu anlasada bunu kabul etmez 15-)Kabul etse bile bunu dogrudan söylemez. 16-)Admin rezil olmaz.Bir sekilde olayi çevirir. 17-)Adminin dedigi dediktir asla kararindan asla dönmez. 18)Adminin cevaplayamacagi soru olmaz. 19)Bilmedigi bir soru varsa bos birakmaz.Bir sekilde yanitlar. 20-)Admin her durumda lafi çok iyi çeviren lehine döndüren kisidir. 21-)Admin çok konusmaz. 22-)Admin lüzümsüz muhabbetler içine girmez 23-)Admin karizma sahibidir bunu korumalidir. 24-)Admin kisa ve net konusur 25-)Admin kurallar dahilindede olsa kendine laf söyletmez 26-)Admin kurallari kendine göre degistirir. 27-)Adminin bulundugu yerde kanun o dur. 28-)Admin baska bir yere normal kullanici olarak gitmez. 29-)Admin ona ihtiyaç duyuldugu için vardir. 30-)Admin bir samuray gibi onuru için ve bir asker gibi baskalari için yasar. 31-)Admin için zaman ve yer kavrami yoktur. 32-)Admin kendi karizmasina yakismaycak basliklar açmaz 33-)Admin sirnasmaz gayri ciddi eylemler yapmaz. 34-)Admin kim olursa olsun herkesi kullanici olarak görür 35-)Admin baskalari bir sey istedi diye bir sey yapmaz kendisi istedigi için yapar. 36-)Admin asla görevini birakmaz.Mücadelesini sürdürür. 37-)Admin resmi ve diplomatik bir dil kullanir... 38-)Admin asik olmayan asik olunan adamdir. 39-)Admin gizlidir saklidir içini kimse bilmez. 40-)Admin disariya kendini anlatmaz. 41-)Gücü otoriteyi simgeledigi için Adminin rengi siyahtir. 42-)Admin alay konusu olamaz.Gülünür ve dalgaya alinirsa admin yaptirim uygular. 43-)Admin dün kabul etmedigi bir seyi bugün etmisse o simdi uygun oldugu içindir. 44-)Admin gerekirse herkesin önünde kullaniciyi azarlar. 45-)Admin geldiginde herkes hazir ol vaziyetinde olmalidir 46-)Admin karsisinda laubali olunmaz bacak bacak üstüne atilmaz sakiz çignenmez. 47-)Adminin resmi,fotografi yoktur o gizlidir. 48-)Admine özel soru sorulmaz 49-)Admin magazinden nefret eden adamdir 50-)Admin güç sahibidir.bunu uygulamaktan çekinmez. 51-)Admin gerekirse pire için yorgan yakar herkesi bir kisi için karsisina alir. 52-)Admin tartismalarda her zaman üstündür.Ezilir veya sikisirsa yetkisini kullanir 53-)Admin gizli olarak siteye gelmez.Aleni olarak gelir; herkes onu görür. 54-)Admin varken onun adina kimse konusamaz. 55-)Admin kardesini arkadasini kayirmaz 56-)Admin hiç bilmesede bir bilene danismaz. 57-)Admin kullanicidan yardim istemez.Soru sormaz. 58-)Admin rica etmez emreder. 59-)Admini harbi insandir dogrudan dobra dobra konusur. 60-)Admin yetenekleri olanlarin oldugu bir görevdir yetenek yoksa asla olunmaz. 61-)Adminler özel insanlardir herkes admin olamaz 62-)Gerçek bir admin yetki tutkunu insandir. 63-)Yönetilmeyi sevmeyen yönetmek isteyenler admin olabilir 64-)Adminlik bir sanattir. 65-)Admin herkese yetki vermez.Verirse degeri azalir 66-)Bir modlugu bin kisi ister bir kisi alir.O bir kiside adminin zorlu testinden geçer onayini alir 67-)Admin sevgiliside olsa haketmiyosa ona yetki vermez. 68-)Admin isle arkadasligi birbirine karistirmayan insandir 69-)Admin profosyoneldir amatörce hareket etmez 70-)Admin gülmez aglamaz heyecenlanmaz sakin ve temkinlidir 71-)Admin ileri görüslüdür.Gelecegi düsünür 72-)Admin hazirliksiz yakalanmaz. 73-)Admin stratejiktir her zaman bir B plani vardir.istisnai durumlarda var gibi davranir. 74-)Adminin haberi olmadigi bir olay veya gelisme yoktur 75-)Admin herseyi herkesden önce bilendir. 76-)Admin sölenmeden sölenmek istenileni anlayan ve çoktan çözmüs olan insandir 77-)Admin pes etmez.Pes etmeme gibi çabasi oldugunuda belli etmez. 78-)Admin statukocudur. 79-)Admin Yenilik yapsa bile bunu kendi kisiligi için yapmaz.Sadece site için yapar. 80-)Adminin her zaman bir bildigi vardir. 81-)Admin unutmaz sadece hatirlamak istemez. 82-)Admin yanlis anlamaz.Karsi taraf yanlis anlatiyordur. 83-)Admin gürültü kavga sevmez. 84-)Admin herkesin fikrini dinler yine bildigini yapar. 85-)Admine iki sor sorulmus ve eger bir tanesinin yanitini bilmiyosa bildigi soruyu cevaplayip digerini unutturur. 86-)Admin sikismaz.Sikistirilirsa ordan kurtulmayi becerir. 87-)Admin polemige gimez.Girdi gibi görünmüsse olayi bitirmek içindir. 88)Admin hep son sözü söler. 89-)Son gülen hep admindir ama bunun nedeni adminin geç anlamasi degil otoritesidir. 90-)Admin bir gece sessiz sedasiz kimseye sormadan yetkileri alan insandir. 91)Admin duygusal konusmalar yapmaz. 92-) admin asla bu isaretleri kullanmaz 93-)Admin idealisttir. 94-)Admine göz yaslarina bogulmus bir kizin sözleri bile tesir etmez. 95-)Bir admin modunu herkesin içinde azarlamaz.BU MOD için degil kendisi içindir.Bu durum kendisine zarar verir. 96-)Bir admin baska bir adminle herkesin önünde tartismaz. 97-)Adminin kendisi gibi admin olanlarla girdigi özel bir yönetim odasi vardir. 98-)Admin ani ve radikal kararlar alan insandir. 99-)Admin gelene hosgeldin gidene güle güle der.Kimseye taviz vermez 100-)Admin olunmaz Admin dogulur..