''Medeni yaşam içinde İslam''
''Medeni yaşam içinde İslam''
|
|
Malezya'da "medeni yaşam içinde İslam" fikri, artık "İslam'ın egemenliğinde medeniyet" projesi olarak yürürlükte. |
Milliyetçilik, kapitalizm, İslam, otoriterizm ve popülizmden oluşan 'Malezya modeli', otoriter kalkınmacılığın başarılı bir
örneği olarak dünya literatürüne girdi
(329 defa okundu)
AHMET İNSEL
22 Temmuz seçimleri sonrasında Malezya ilgisi Türkiye'de moda oldu. AKP'nin seçim zaferinden ürken çevreler, Malezya'da bir
müddet bulunmuş kişilerin yeni hükümette yer almasını bahane ederek, "Malezyalılaşıyor muyuz?", "Ilımlı İslam modeli Malezya mı?" tartışması başlattılar.
Buna tepki olarak, AKP'ye yakın medyada bir dizi Malezya güzellemesi yer aldı.
"Gittik, gördük, yazdık" türünden röportajlarda, özel hukuk alanında din kurallarının geçerli olduğu bir Malezya'nın yanında, onunla neredeyse içiçe geçmiş halde,
gökdelenlerin gölgesinde mini etekli kızlarla çarşaflı kızların kol kola dolaştığı bir Malezya tanıtıldı.
Anayasasında laiklik ilkesi yer alan, aynı zamanda devletin resmi
dini İslam olan, 1957 yılında Britanya'dan bağımsızlığını elde etmiş bu
kozmopolit ülkeye Türkiye'den bakışın yegâne ilgi odağı, Malezya
AKP'nin "gizli programı"nın modelini mi oluşturuyor sorusuydu. Ama bu
ilgi odağına rağmen, ilginçtir, Malezya röportajlarında ve yazılarında,
2003'te başbakan olan Abdullah Badavi'nin savunduğu "İslam Hadari"
programı pek ele alınmadı. Halbuki, Malezya bağımsızlığının babası
olarak tanınan ve Malezya'nın ilk başbakanı Tunku Abdul Rahman'ın, 50
yıl önce ilan ettiği hükümet ilkelerinin adıydı "İslam Hadari".
Türkçe'ye "medeniyetçi İslam" veya "medeni yaşam içinde İslam" olarak
çevirebiliriz.
İslam Konferansı Örgütü'nün 2005'te yapılan zirve toplantısında,
örgütün başkanı olarak söz alan Malezya başbakanı Badavi, bu
konuşmasında "Medeni yaşam içinde İslam"ın on ilkesini hatırlatıyordu:
Allah'a iman; güvene mazhar, hakka dayalı bir hükümet; bağımsız ve
özgür bir halk; bilime hakimiyet ve büyük bir araştırma çabası; global
ve dengeli bir kalkınma; halk için iyi bir yaşam kalitesi; kadınların
ve azınlık gruplarının haklarının korunması; ahlaki ve kültürel
bozulmamışlık; doğal kaynakların ve çevrenin korunması; sağlam bir
savunma kapasitesi.
Tunku Abdul Rahman'ın 1960'larda hayata geçirmeye çalıştığı,
"Malezya usulü liberal İslam" projesini özetliyordu bu on ilke.
Nüfusunun yüzde 60'ı Müslüman olan, çok dilli ve etnik kökenli
kozmopolit bir ülkenin barış içinde kalkınmasını öngörüyordu. Bu proje,
1969'da Kuala Lumpur'da refah seviyesi yüksek Çin kökenli azınlıkla
etnik Malaylar arasında yaşanan çatışmaların ardından fiilen gündemden
düştü. Tunku Abdul Rahman, bu olaylardan kısa bir süre sonra siyasetten
çekildi. 1970'lerde, Malayların iktisadi yaşamdaki payının
artırılmasını amaçlayan bir hükümet programı başlatıldı. Devlet
ihalelerinde Malay işadamları tercih edildi, yurtdışı eğitim
burslarında Malay kökenli gençlere öncelik tanındı. Böylece devletin
verdiği imtiyazları doğal bir özel hak olarak kabul eden, bunun
karşılığında da devlete bağımlı bir kapitalist Malay sınıfı
oluşturuldu. Bu imtiyazlı sınıf olma hissi bir dinsel kimlikle
örtüşünce, toplumsal ihtilafların dinsel simgeler üzerinden daha açık
biçimde ifade edilmelerine yol açtı. Dinsel hoşgörüsüzlük güçlendi.
Medeniyetin yörüngesi değişmeye başladı.
Bu politikanın ürünü, 1981-2003 arasında ülkeyi otoriter
yöntemlerle yöneten başbakan Mahathir Muhammed oldu. Milliyetçilik,
kapitalizm, İslam, otoriterizm ve popülizmden oluşan bir yönetim
felesefesini uyguladı. "Malezya modeli", otoriter kalkınmacılığın
başarılı bir örneği olarak dünya literatürüne girdi. Mahathir
Muhammed'in 1997 krizinde IMF'ye rest çekmesi, kısa bir dönem de olsa,
onu küreselleşme karşıtı yazının önde gelen simgesi yaptı. 2003'te
başbakanlığı Badavi devraldı. Batı ile daha barışık, sivil özgürlüklere
daha saygılı, "daha modern bir İslam" sergilemek için, kurucu babanın
projesini yeniden gündeme getirdi. Ancak Malezya toplumunda güç
dengeleri değişmiş, ülkenin iki eyaletini yöneten Malezya İslamcı
Partisi ve ülkenin en önemli gençlik örgütü olan Malezya Müslüman
Gençler Hareketi, 1957'den beri ülkeyi yöneten UMNO'ya (Birleşik
Malayların Ulusal Örgütü) karşı güçlü bir baskı grubu oluşturmaya
başlamışlardı.
Bu baskı, 2004 seçimlerinde, Malezya başbakanını dinsel vurgusu
çok daha belirgin bir siyasal söylem geliştirmeye yöneltti. Bunun
ardından, kişilerin medeni durumlarıyla ilgili bir dizi ihtilaf
Malezya'nın gündemi işgal etmeye ve zaman zaman, gayrimüslim
azınlıklar, özellikle Çinliler, Malezya'yı terk mi edecekler
sorularının sorulmasına yol açtı.
Edepli giyin Gwen!
Geçtiğimiz Ağustos ayında, Kuala Lumpur'da konser verecek olan
Amerikalı pop şarkıcısı Gwen Stefani'den Malezya yetkilileri "edepli"
giyinmesini istediler. Talebin kaynağı Müslüman Gençler Hareketi'ydi.
Şarkıcı, "Amerikan kültürel hegemonyası"nın simgesiydi ve "ülke
değerleri" için bir tehditti. Ekim ayında, bu kez Kültür Bakanı, ülkeye
gelen sanatçıların "uygun biçimde" giyinmeleri ve davranmaları
gerektiğini söyledi. "Uygun giyim ve davranış" sınırları açık biçimde
çizilmişti. Sanatçılar kollarından dizlerine kadar vücudu örten
giysiler giymeliydi. Ayrıca sahnede bağırıp çağırmaları, zıplamaları,
ayıp kelimeler kullanmaları ve elbette öpüşmeleri yasaktı. Bakan, bu
yetmiyormuş gibi, "Malay kimliğini" korumak ve "kültürel çöküntü" ile
mücadele etmek amacıyla, giyim ve davranış kurallarını belirleyecek bir
komisyon kurulmasını önerdi. Tartışma daha bir alevlendi ve Malezya
"Arap İslamı'na teslim mi oldu?" sorusu açık biçimde sorulur oldu.
UMNO Başkanı Hayri Cemalettin, söz konusu olanın "geleneksel Malay
İslamı'nın Araplaşması değil ama giderek daha fazla uluslararası
İslam'a benzemesi" olarak tanımlıyor. Buna bağlı olarak, 1970'lerde
petrol krizleri ve İran devriminden sonra yaşananlara dikkat çekip
"İslamın geçmiş 20 yılda çok daha muhafazakâr olduğunu" söylüyor.
Geçmişe göre çok daha muhafazakâr olan bir İslam, kozmopolit bir
toplumda medeniyet projesinin taşıyıcısı olabilir mi?
Bu konuda Alternatives Internationales dergisinde bir yazı
yayımlayan Wojtek Kalinowski, Malezya İslami Üniversitesi Rektörü'nün,
"ulusal kimlik" nedir sorusuna verdiği yanıtı aktarıyor. Rektöre göre,
İslami değerler Malezya'da federal hükümetin genel yararı tanımlamasını
ve korumasını sağlıyorlar. Ama nüfusun yüzde 20'si Budist, yüzde 10'u
Hıristiyan, yüzde 5'i Hindu olan ve bu dinsel-etnik kimliklerin ulusun
kurucu unsurları olarak kabul edildiği bir ülkede, rektörün bu iddiası,
neden hükümet, ülkedeki Hindu tapınaklarının yıkılmasını teşvik ediyor
sorusunu aydınlatmıyor. "Medeni yaşam içinde İslam" projesini savunan
hükümetin, bu tapınak yıkımlarına destek vermesi, "nasıl bir medeniyet
içinde İslam?" sorusunu gündeme getiriyor.
Bu tartışmanın zirve noktasını, İslam'dan başka bir dine geçmek
isteyen Malezyalı bir kadının, yeni dininin nüfus kaydına yazılması
talebini, şeriat mahkemesi buna izin veremeyeceği için, federal
mahkemenin reddetmesi oluşturdu. Hükümet, bu yasanın değişmesi talebini
reddetmekte kararlı gözüküyor. Malezya'da aile, evlilik ve mülkiyet
konularında dini cemaatlerin mahkemeleri söz sahibi. Ayrı dinlere ait
kişiler arasındaki ihtilaflarda ise yetki sivil mahkemelerde. Bu
nedenle din değiştirme ve karma evlilikler konusunda artan sayıda
ihtilaf var.
Malezya Başbakanı, 2006 yılında Birleşmiş Milletler
Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada, "İslam'ın bir 'Arap dini' olduğu
hakkında yaygın bir yanlış kanı var, halbuki sadece Güneydoğu Asya'da
300 milyondan fazla Müslüman var" diyordu.
Hemen ardından,
"Müslüman bir ülke olan Malezya'da, İslam medeniyeti ve İslam öğretisi ışığında", ülkenin ve toplumun gelişmesine yön verilmesinin önemsendiğini belirtiyordu. Bunun da "İslam Hadari" projesi olduğunu hatırlatıyordu.
Ama öyle gözüküyor ki, bundan 50 yıl önce ortaya atılan
kozmopolit Malezya'da "medeni yaşam içinde İslam" fikri, artık
"İslam'ın egemenliğinde medeniyet" projesi olarak yürürlüktedir.
Bunun nasıl bir medeniyet olduğunu tartışmalıyız.


Hasan Cemal
