Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
Amerikalılar değişim istiyor Amerikalılar değişim istiyor. Iowa'da başkan adaylarını belirlemek için yapılan önseçim, herkesin ihtiyacı olan bir ABD'yi açığa çıkardı: Halk, Bush yıllarını aşmak istiyor Bu yıl yapılan değişikliklere rağmen Amerikan başkanlık seçimleri hâlâ bir maratonu andırıyor. Adayların Iowa önseçimlerindeki kazanma yüzdeleri pek öyle etkileyici sayılmazdı. Barack Obama oyların yüzde 38'iyle Demokrat yarışını kazandı, Mike Huckabee yüzde 34'le kazanan Cumhuriyetçi oldu. İkisi de beklenmedik zaferler değildi, fakat ikisi de karşılarındakilere nakavt yumruğu atmış değil. Rakipleri canlı, güçlü ve başka bir rauntta kazanmaları mümkün. Ayrıca Iowa'da yenmek veya yenilmenin ulusal sonucu öngörmeye pek yardımı yok. Ronald Reagan ve Bill Clinton gibi 'doğal kampanyacı'lar, iki dönem başkanlık yapmadan önce Iowa'da kaybetmişti. 2008 seçimleri de Obama'yla Huckabee arasındaki bir yarıştan ziyade, Hillary ile Rudy Giuliani arasında uzun süredir beklenen rekabete sahne olabilir. Fakat bariz sonuçlar da var. Demokratların adayı ya siyahi bir adam olacak ya da bir kadın ve bunun siyahi Obama olma şansı arttı. Iowa'daki üç ayrıntının bir sonraki New Hampshire oylamasında da tekrar ederse manidar olacak. Birincisi, Clinton'ı desteklemesi beklenen kadınlar, daha çok Obama'ya oy verdi. İkincisi Obama, Hillary'yi bağımsızlar arasında kolayca arkasında bıraktı. Üçüncüsü, Obama yeni ve genç Demokrat seçmenlerin açık farkla tercih ettiği adaydı. Hillary birçok açıdan etkileyici. Ama Iowa'daki oy oranı, birçok Amerikalının ona ısınamadığını açıkça gösterdi. Demokratların bu kez gerçekten kazanacak bir aday seçme kararlılığı göz önüne alındığında, üstün gelmek istiyorsa Hillary New Hampshire'da kendine gelmeli. Sonuç ne olursa olsun, bu, Obama ve Hillary gibi merkezi mesajlar veren iki donanımlı aday arasında geçecek bir Demokrat-Demokrat yarışına dönmeye başladı. Kırsal bir eyalete göre hazırlanmış popülist mesajıyla Iowa'da kazanmak için her şeyini ortaya koymuş John Edwards kaybetti. İkinci olmak yeterli değil. Artık yarışı sonuna dek götürmeye yetecek hız, para ve organizasyonu toparlayamaz. Dördüncü Bill Richardson'ı da aynı kader bekliyor. Joe Biden ve Chris Dodd şimdiden yarış dışı. Demokratlar açısından Iowa'dan çıkan tek net mesaj, bu yıl sola doğru bir 'yalpalama' olmayacağıydı. Sağın durumuysa iyice belirsiz. Huckabee Iowa'da birçok olumsuzluk sayesinde kazandı, en başta Mormon Mitt Romney geliyordu. Ama olumlu bir nedeni de vardı, Huckabee Bush'un siyasi tabanı olan muhafazakâr ve evanjelik Hıristiyan oylarını alabildi. Şimdiki soru, Huckabee'nin hoş tavırları sayesinde, 1988'de Iowa'da geniş oy alan (evanjelik rahip) Pat Robertson'dan daha başarılı bir biçimde bu tabanın ötesine geçip geçemeyeceğiyle ilgili. Bu gerçekleşmezse, Huckabee'nin ana rolü, John McCain veya Giuliani'nin öne geçmesine izin vererek Romney'nin umutlarını söndürmekle sınırlı kalır. Iowa hepimizin ihtiyacı olan bir ABD'yi açığa çıkardı: Bush yıllarının, hatta belki Clinton yıllarının bile ötesine geçmeye çalışan bir ülkeyi. Iowa'da tüm adaylar için en önemli kelime 'değişim'di. İki partiden de statükonun adayı olarak ortaya çıkan olmadı. Bu durum Demokratlara yarayacak. Başkanlığa giden yol dönemeçlerle dolu da olsa, Iowa'dan çıkan mesaj dikkat çekici. Ocak 2009'da Beyaz Saray'da siyah bir adam olabilir: İçki servisi yapmak için değil, Oval Ofis'te oturmak için. (Başyazı, 5 Ocak 2008)

yirminci yüzyıl tarihi

20. âsır tarihi

Yazılar

''Medeni yaşam içinde İslam''

 

 

''Medeni yaşam içinde İslam''

''Medeni yaşam içinde İslam''
Malezya'da "medeni yaşam içinde İslam" fikri, artık "İslam'ın egemenliğinde medeniyet" projesi olarak yürürlükte.

Milliyetçilik, kapitalizm, İslam, otoriterizm ve popülizmden oluşan 'Malezya modeli', otoriter kalkınmacılığın başarılı bir

 

örneği olarak dünya literatürüne girdi

 

(329 defa okundu)

 

AHMET İNSEL

22 Temmuz seçimleri sonrasında Malezya ilgisi Türkiye'de moda oldu. AKP'nin seçim zaferinden ürken çevreler, Malezya'da bir

 

müddet bulunmuş kişilerin yeni hükümette yer almasını bahane ederek, "Malezyalılaşıyor muyuz?", "Ilımlı İslam modeli Malezya mı?" tartışması başlattılar.

 

Buna tepki olarak, AKP'ye yakın medyada bir dizi Malezya güzellemesi yer aldı.

 

"Gittik, gördük, yazdık" türünden röportajlarda, özel hukuk alanında din kurallarının geçerli olduğu bir Malezya'nın yanında, onunla neredeyse içiçe geçmiş halde,

 

gökdelenlerin gölgesinde mini etekli kızlarla çarşaflı kızların kol kola dolaştığı bir Malezya tanıtıldı.

 

 


Anayasasında laiklik ilkesi yer alan, aynı zamanda devletin resmi dini İslam olan, 1957 yılında Britanya'dan bağımsızlığını elde etmiş bu kozmopolit ülkeye Türkiye'den bakışın yegâne ilgi odağı, Malezya AKP'nin "gizli programı"nın modelini mi oluşturuyor sorusuydu. Ama bu ilgi odağına rağmen, ilginçtir, Malezya röportajlarında ve yazılarında, 2003'te başbakan olan Abdullah Badavi'nin savunduğu "İslam Hadari" programı pek ele alınmadı. Halbuki, Malezya bağımsızlığının babası olarak tanınan ve Malezya'nın ilk başbakanı Tunku Abdul Rahman'ın, 50 yıl önce ilan ettiği hükümet ilkelerinin adıydı "İslam Hadari". Türkçe'ye "medeniyetçi İslam" veya "medeni yaşam içinde İslam" olarak çevirebiliriz.

 


İslam Konferansı Örgütü'nün 2005'te yapılan zirve toplantısında, örgütün başkanı olarak söz alan Malezya başbakanı Badavi, bu konuşmasında "Medeni yaşam içinde İslam"ın on ilkesini hatırlatıyordu: Allah'a iman; güvene mazhar, hakka dayalı bir hükümet; bağımsız ve özgür bir halk; bilime hakimiyet ve büyük bir araştırma çabası; global ve dengeli bir kalkınma; halk için iyi bir yaşam kalitesi; kadınların ve azınlık gruplarının haklarının korunması; ahlaki ve kültürel bozulmamışlık; doğal kaynakların ve çevrenin korunması; sağlam bir savunma kapasitesi.

 


Tunku Abdul Rahman'ın 1960'larda hayata geçirmeye çalıştığı, "Malezya usulü liberal İslam" projesini özetliyordu bu on ilke. Nüfusunun yüzde 60'ı Müslüman olan, çok dilli ve etnik kökenli kozmopolit bir ülkenin barış içinde kalkınmasını öngörüyordu. Bu proje, 1969'da Kuala Lumpur'da refah seviyesi yüksek Çin kökenli azınlıkla etnik Malaylar arasında yaşanan çatışmaların ardından fiilen gündemden düştü. Tunku Abdul Rahman, bu olaylardan kısa bir süre sonra siyasetten çekildi. 1970'lerde, Malayların iktisadi yaşamdaki payının artırılmasını amaçlayan bir hükümet programı başlatıldı. Devlet ihalelerinde Malay işadamları tercih edildi, yurtdışı eğitim burslarında Malay kökenli gençlere öncelik tanındı. Böylece devletin verdiği imtiyazları doğal bir özel hak olarak kabul eden, bunun karşılığında da devlete bağımlı bir kapitalist Malay sınıfı oluşturuldu. Bu imtiyazlı sınıf olma hissi bir dinsel kimlikle örtüşünce, toplumsal ihtilafların dinsel simgeler üzerinden daha açık biçimde ifade edilmelerine yol açtı. Dinsel hoşgörüsüzlük güçlendi. Medeniyetin yörüngesi değişmeye başladı.

 

 


Bu politikanın ürünü, 1981-2003 arasında ülkeyi otoriter yöntemlerle yöneten başbakan Mahathir Muhammed oldu. Milliyetçilik, kapitalizm, İslam, otoriterizm ve popülizmden oluşan bir yönetim felesefesini uyguladı. "Malezya modeli", otoriter kalkınmacılığın başarılı bir örneği olarak dünya literatürüne girdi. Mahathir Muhammed'in 1997 krizinde IMF'ye rest çekmesi, kısa bir dönem de olsa, onu küreselleşme karşıtı yazının önde gelen simgesi yaptı. 2003'te başbakanlığı Badavi devraldı. Batı ile daha barışık, sivil özgürlüklere daha saygılı, "daha modern bir İslam" sergilemek için, kurucu babanın projesini yeniden gündeme getirdi. Ancak Malezya toplumunda güç dengeleri değişmiş, ülkenin iki eyaletini yöneten Malezya İslamcı Partisi ve ülkenin en önemli gençlik örgütü olan Malezya Müslüman Gençler Hareketi, 1957'den beri ülkeyi yöneten UMNO'ya (Birleşik Malayların Ulusal Örgütü) karşı güçlü bir baskı grubu oluşturmaya başlamışlardı.
Bu baskı, 2004 seçimlerinde, Malezya başbakanını dinsel vurgusu çok daha belirgin bir siyasal söylem geliştirmeye yöneltti. Bunun ardından, kişilerin medeni durumlarıyla ilgili bir dizi ihtilaf Malezya'nın gündemi işgal etmeye ve zaman zaman, gayrimüslim azınlıklar, özellikle Çinliler, Malezya'yı terk mi edecekler sorularının sorulmasına yol açtı.

Edepli giyin Gwen!


Geçtiğimiz Ağustos ayında, Kuala Lumpur'da konser verecek olan Amerikalı pop şarkıcısı Gwen Stefani'den Malezya yetkilileri "edepli" giyinmesini istediler. Talebin kaynağı Müslüman Gençler Hareketi'ydi. Şarkıcı, "Amerikan kültürel hegemonyası"nın simgesiydi ve "ülke değerleri" için bir tehditti. Ekim ayında, bu kez Kültür Bakanı, ülkeye gelen sanatçıların "uygun biçimde" giyinmeleri ve davranmaları gerektiğini söyledi. "Uygun giyim ve davranış" sınırları açık biçimde çizilmişti. Sanatçılar kollarından dizlerine kadar vücudu örten giysiler giymeliydi. Ayrıca sahnede bağırıp çağırmaları, zıplamaları, ayıp kelimeler kullanmaları ve elbette öpüşmeleri yasaktı. Bakan, bu yetmiyormuş gibi, "Malay kimliğini" korumak ve "kültürel çöküntü" ile mücadele etmek amacıyla, giyim ve davranış kurallarını belirleyecek bir komisyon kurulmasını önerdi. Tartışma daha bir alevlendi ve Malezya "Arap İslamı'na teslim mi oldu?" sorusu açık biçimde sorulur oldu.
UMNO Başkanı Hayri Cemalettin, söz konusu olanın "geleneksel Malay İslamı'nın Araplaşması değil ama giderek daha fazla uluslararası İslam'a benzemesi" olarak tanımlıyor. Buna bağlı olarak, 1970'lerde petrol krizleri ve İran devriminden sonra yaşananlara dikkat çekip "İslamın geçmiş 20 yılda çok daha muhafazakâr olduğunu" söylüyor. Geçmişe göre çok daha muhafazakâr olan bir İslam, kozmopolit bir toplumda medeniyet projesinin taşıyıcısı olabilir mi?
Bu konuda Alternatives Internationales dergisinde bir yazı yayımlayan Wojtek Kalinowski, Malezya İslami Üniversitesi Rektörü'nün, "ulusal kimlik" nedir sorusuna verdiği yanıtı aktarıyor. Rektöre göre, İslami değerler Malezya'da federal hükümetin genel yararı tanımlamasını ve korumasını sağlıyorlar. Ama nüfusun yüzde 20'si Budist, yüzde 10'u Hıristiyan, yüzde 5'i Hindu olan ve bu dinsel-etnik kimliklerin ulusun kurucu unsurları olarak kabul edildiği bir ülkede, rektörün bu iddiası, neden hükümet, ülkedeki Hindu tapınaklarının yıkılmasını teşvik ediyor sorusunu aydınlatmıyor. "Medeni yaşam içinde İslam" projesini savunan hükümetin, bu tapınak yıkımlarına destek vermesi, "nasıl bir medeniyet içinde İslam?" sorusunu gündeme getiriyor.

 


Bu tartışmanın zirve noktasını, İslam'dan başka bir dine geçmek isteyen Malezyalı bir kadının, yeni dininin nüfus kaydına yazılması talebini, şeriat mahkemesi buna izin veremeyeceği için, federal mahkemenin reddetmesi oluşturdu. Hükümet, bu yasanın değişmesi talebini reddetmekte kararlı gözüküyor. Malezya'da aile, evlilik ve mülkiyet konularında dini cemaatlerin mahkemeleri söz sahibi. Ayrı dinlere ait kişiler arasındaki ihtilaflarda ise yetki sivil mahkemelerde. Bu nedenle din değiştirme ve karma evlilikler konusunda artan sayıda ihtilaf var.

 


Malezya Başbakanı, 2006 yılında Birleşmiş Milletler Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada, "İslam'ın bir 'Arap dini' olduğu hakkında yaygın bir yanlış kanı var, halbuki sadece Güneydoğu Asya'da 300 milyondan fazla Müslüman var" diyordu.

 

 

Hemen ardından,

 

"Müslüman bir ülke olan Malezya'da, İslam medeniyeti ve İslam öğretisi ışığında", ülkenin ve toplumun gelişmesine yön verilmesinin önemsendiğini belirtiyordu. Bunun da "İslam Hadari" projesi olduğunu hatırlatıyordu.

 


Ama öyle gözüküyor ki, bundan 50 yıl önce ortaya atılan kozmopolit Malezya'da "medeni yaşam içinde İslam" fikri, artık "İslam'ın egemenliğinde medeniyet" projesi olarak yürürlüktedir.

 

Bunun nasıl bir medeniyet olduğunu tartışmalıyız.

Bayraktan yana tarafsız olmak

Bayraktan yana tarafsız olmak

"Türk devleti işlerini Türklerden başkasına vermeyelim. Türk devleti işlerinin başına öz Türklerden başkası geçmemelidir" Mahmut Esat Bozkurt

 

 (795 defa okundu)

 

BASKIN ORAN 

Cat Stevens içinde bulunduğu ortamdan, Yusuf İslam adıyla Müslüman olmak sayesinde kurtuldu. Kürtler, milliyetçilik sayesindedir ki kimliklerine saygı talep edebildiler. Kemalizm Türkiye'yi yarı feodal bir imparatorluktan alıp ayakları üzerine kaldırdı. Yani, ideolojilerin çok yararlı kimi yönleri olduğu kesin. İsterseniz ideoloji yerine laik olan ve laik olmayan dinlerin diyelim; hemen anlatacağım.
Ama, onların en az bir yönüne itirazım var: Akla değil de iman'a dayanmalarının doğal sonucu olarak, düşünmeyi ve tartışmayı yasaklamalarına.
Daha iyi anlatabilmem için, bu sütunlarda 23.12.2007'de çıkan "1938" makalem hakkında, bir e-posta listesine yazılan şu iletiyi birlikte okuyalım:

Kafamıza uymayana, "filtre"
"Eylül 1925 Şark Islahat Planı diye bir şeyden bahsediyor B. Oran. Ve tüm kurgusunu bu Plan üzerine temellendirmiş. Ve tüm argümanını bu planın tek tek maddeleri üzerine kurmuş.
Ben şahsen samimi olarak merak ediyorum. Herhangi bir kurum veya grup ya da kişi kendince görüş şeklinde bir plan mı hazırlamıştır? Yoksa bu gizli de olsa resmi bir hükümet planı mıdır? Evet, gerçekten net bilgi elde edebilir miyiz?"
Benden bilgi istenince, şunları yazıp yolladım:
'Şark Islahat Planı Ş. Saitis yanı'nın bastırılmasından sonra derhal hazırlanmaya başlandı. 08 Eylül 1925 tarih ve 2536 sayılı, 'Türkiye Reis-i Cumhuru Gazi Mustafa Kemal' imzalı Bakanlar Kurulu kararı gereği şu isimlerden meydana gelen bir Şark Islahat Kurulu oluşturuldu:
'- Mahmut Esat (soyadı: Bozkurt. Bozkurt-Lotus davasındaki rolüyle ve çok önemli devrim yasalarının [Medeni Kanun, Ceza Kanunu, Borçlar Kanunu, vb.] çıkarıldığı dönemde adalet bakanı oluşuyla bilinir. Daha az bilinen yönü, kimi ilginç sözleridir: 'Türkün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir', 'Türk devleti işlerini Türklerden başkasına vermeyelim. Türk devleti işlerinin başına öz Türklerden başkası geçmemelidir. Yeni Türk Cumhuriyetinin devlet işleri başında mutlaka Türkler bulunacaktır', 'Benim fikrim, kanaatim şudur ki, dost da düşman da dinlesin ki, bu memleketin efendisi Türktür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır.' Bu son alıntı, kendisinin Ödemiş söylevindendir). Mustafa Abdülhalik (soyadı: Renda. TBMM Başkanı. Daha az bilinen yönü, 1915 Ermeni Katliamlarında Bitlis ve Halep valiliklerinde bulunarak olaya çok aktif biçimde katılmış olmasıdır). M. Cemil (soyadı: Ubaydin. İçişleri bakanı). Mirliva Kazım (soyadı: Orbay. Genelkurmay ikinci başkanı).
'Plan, 25 Eylül 1925 tarihinde yürürlüğe kondu. Resmîdir. Arkadaşımızın bu Plan konusunda kuşku belirtmesi beni iki açıdan mutlu etti: 1) Her şeyden kuşku duymak, bilimselliğin bir numaralı gereğidir. 2) İnsanlar iman ettikleri şeylerden önemli bir tanesinin yanlış çıktığını görünce gerisinden de kuşku duymaya başlarlar ve gerçeğe erişmeleri böylece kolaylaşır.'
Şimdi, "Resmî bir hükümet planıdır" biçimindeki kesin bir cevaptan ve bu kadar ayrıntıdan sonra ne beklersiniz? Şu cevap geldi:
'Evet. Eğer böyleyse, bu açıkça görüldüğü gibi hükümete sunulmuş bir rapordur. Hükümetlere her zaman sayısız raporlar sunulur. Önemli olan o raporların hükümet veya Meclis'ce kanun, kararname, yönetmelik, vb. haline getirilip getirilmediğidir. Bu durumda, B. Oran'ın yazdığı yazıyı ciddiye almadığım gibi, bundan sonra ondan gelenlere de filtre koymak durumundayım. Tabii, herkes kendi bildiğine inanmakta serbest ve özgür.'
İyi de, bu tutumun bir İslamcı'dan ne farkı var? İman ettiği şeye uymayan bir yazıyı "filtre" ederek ona gözlerini kapatıyor. Hacca giden dindaşlarımız da 2003'te havalimanındaki Zeki Triko mayo reklamlarının üstünü kapattırmışlardı. Arkadaşımız iktidarda olmadığı için ancak kendi gözünü kapatabiliyor. Olsaydı, bu zihniyetle belki bizimkini de kapatabilirdi. Demek ki bu bir din veya milliyetçilik meselesi değil, iktidarda olup olmamak meselesi.
Tabii ki bütün bunlar hep vatan için. Ama tam da bunun için tehlikeli. Susurluk çetecileri de yaptıklarını kelimesi kelimesine aynı gerekçeyle savunmuşlardı. Sadece, "vatan" yerine "devlet" diyerek.

Devletin filtresi
Bu örneği isterseniz saymayalım. Çünkü devleti temsil etmiyor. Memurları, hatta memurların en bağımsızını, yargıçları alalım. Hatta, Yargıtay Başkanı'nın en bağımsız davranacağı emeklilik töreninde söylediklerini: "Hakimler bağımsız, teminatlı ve tarafsız olmalıdır. Ama hakimin taraf olacağı olaylar da vardır. Hakimler Türkiye Cumhuriyeti'nden yana taraftır. Hakimler üniter devletten, bölünmez bütünlükten yana taraftır. Taraf olmuştur, olacaktır. Ay yıldızlı bayraktan yana taraftır" (CNN Turk.com, 26.12.2007).
Çok önemli sözler. Çünkü:
1) Yasalar bunları içeriyorsa söylemeye zaten gerek yok. İçermiyorsa, o zaman Başkan yargıçların TBMM yerine geçip kanun üretmesini ve bu ürettiğini uygulamasını istiyor. Bunun adı literatürde "Yargıçlar Devleti"dir ki, Montesquieu'nün 1748'de Yasaların Ruhu'nu yazdığından beri demokrasinin özü sayılan "kuvvetler ayrımı"nı söker atar.
Bu durumda yargıçların yasa yapıp uygulamasının, din adamlarının tıbbi etik kurula sokulması (Milliyet, 26.12.2007) gibi tüylerimizi diken diken eden bir olaydan ne farkı var? Aslında var tabii: AKP bunu din adına, Yargıtay Başkanı ise milliyetçilik adına yapıyor. Peki, o zaman kuvvetler ayrımını ihlal (ve ayrıca kanunsuz yetki kullanma) açısından din ile milliyetçilik arasında ne fark kaldı?
2) Demokrasi kavramı yargı tarafından bu kadar "farklı" yorumlanırsa, yargıçların bu yaklaşımla verecekleri kararları ne yapacağız? Başkan şöyle diyor: "Kesinleşmedikçe eleştiremeyeceksiniz" (Türk Hukuk Sitesi, 06.09.2006). Yani, "Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs" başlıklı TCK 288'i böyle yorumluyor.
Prof. Kaboğlu buna karşı diyor ki: 'O zaman, Van rektörünün tutuklanmasını ve evinin aranmasını eleştiren binlerce kişinin hapse atılması gerekirdi'. Av. Fethiye Çetin'in söylediğiyse ilke açısından daha çarpıcı: 'Bu sözler her şeyden önce yargı mensuplarına güvensizliğin ifadesi. Ayrıca, kesin kararı beklerseniz eleştirinin ne anlamı kalır?'
Zavallı Hrant. Kendini gazetesinde savunduğu için 288'in hışmına uğramış, ancak ölerek kurtulabilmişti. Acaba, mesele sadece 288'in hışmı mıydı yoksa maddeyi öyle yorumlayan "bağımsız, teminatlı, tarafsız" yargının "ay yıldızlı bayraktan taraf" olması mı?
3) Türkiye'de siyasal cinayetlerin artık sadece "ay yıldızlı bayrak" bahanesiyle işlenmeye başlandığı bir dönemde Yargıtay Başkanı'nın bu konuşması ne kadar yararlı bir ortam yaratır acaba?

Çakıcı'dan para tavsiyesi

Çakıcı'dan para tavsiyesi

08/01/2008 (187 kişi okudu)

DHA - ANTALYA -

 

Çete operasyonunda gözaltına alınan ve aralarında Alaattin Çakıcı'nın yeğeni Adem Çakıcı, damadı Hacı Yıldız ile 12 adamı ve iki maliye memurunun da bulunduğu

 

toplam 16 kişi çete kurmak suçlamasıyla adliyeye sevk edildi, 12'si tutuklandı. Polis operasyonunda silahların yanı sıra Adem Çakıcı'nın cezaevindeki amcası

 

Alaattin Çakıcı'ya yazdığı mektuplar da bulundu. Çakıcı'nın amcasına yazdığı mektupta, 'Amca izinden gidiyorum' notu dikkat çekerken, Alaattin Çakıcı'nın

 

yazdığı ve 'Görülmüştür' ibareli mektupta yeğenine "Paraları çar çur etmeyin, yatırım yapın" tavsiyesinde bulunduğu belirtildi.

 

 

Taçlandırma zirvesi

8 Ocak 2008


 huluengin@hurriyet.com.tr

Taçlandırma zirvesi


DOĞRU, Bush yolcudur Abbas olduğuna göre, gönül arzu ederdi ki Cumhurbaşkanı Gül’ün Washington zirvesi gelecek yıla sarksın. Yeni Beyaz Saray kiracısıyla gerçekleşsin.

Böylelikle de, stratejik ve sembolik anlam orta - uzun vadeye yayılsın.

Artı, yine gözül arzu ederdi ki, madem bu alternatif hayata geçemedi, o halde Ankara liderinin ABD önderiyle bugün yapacağı temas daha bir protokoler ve "cafcaflı" (!) olsun.

Her halükárda da, Amerikan basınında "fast food" yorumlarına yol açan cinsten bir "aceleye getirme" izlenimine meydan vermesin.

* * *

EN önce, bariz biçimde anlaşılıyor ki yukarıdaki tercih esas olarak Türk tarafınındır.

Belli ki Ankara hariciyesi, "garantiye alınmış" bir zirveyi seçimler ertesinde ve yeni yönetimin oturmasından sonra gerçekleşebilecek "farázi" bir temasa tercih etmiştir.

Başka bir deyişle, yukarıdaki seçenek ister istemez "ölme eşeğim ölme" ihtimalini gündeme getirdiğinden, Dışişleri "işi sağlam kazığa bağlamak" tutumunu benimsemiştir.

Artı, muhtemelen de, Cumhurbaşkanı’nın daha önce o Dışişleri koltuğunda oturmuş olması, Çankaya’nın "azimkár" davranmasına yol açmıştır.

Fakat, bu Ankara ısrarcılığı belki kısmen eleştirilebilir ama, bana sorarsanız, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Washington ziyaretindeki özü ve önemi değiştirmez.

* * *

DEĞİŞTİRMEZ, çünkü ilkin, madem ki en yukarıda simgesel eksikliği vurguladık, onu bir de bardağın dolu tarafından okuyabiliriz.

Yani, Gül’ün Birleşik Devletler başkentine on bir yıl sonra resmen çağrılan ilk Türk Cumhurbaşkanı olduğunu da söyleyememiz gerekir. Ve, buradaki sembolizm es geçilemez.

Çok daha önemlisi, Başbakan Erdoğan’ın Kasım ayında aynı başkente yaptığı temaslar ertesinde Türk - Amerikan ilişkilerinin tekrar rayına oturduğunu ve TSK’nın Kuzey Irak’taki harekátlarıyla da bunun derhal ispatlandığını bilhassa göz önüne almak zorundayız.

Dolayısıyla, bugünkü Abdullah Gül - George W. Bush görüşmesinin aslında bir "dostluğu taçlandırma zirvesi" anlamına geleceğini vurgulamak yanlış olmaz.

Nitekim, yabancı gözlemcilerin dünkü yorumlarında da hep bu nokta öne çıkmaktadır.

Artı, iki liderin PKK çeteciliğine karşı artık fiilen mevcut olan işbirliğinden ziyade genel Ortadoğu sorunları üzerinde duracak olması da bir göstergedir.

Ortada zaten bir ortak eksen vardır ve şimdi bunun da ötesine geçmek söz konusudur.

* * *

ANCAK tabii, Beyaz Saray’da Ortadoğu sorunlarına değinilecek olması, bizim komplo teorisyenlerinin hanidir uydurduğu ve Gül’ün temasları arifesinde dozunu daha da arttırdığı gibi, Türkiye’nin ABD’yle "eklemleşeceği" (!) anlamına gelmemektedir.

 

 

 

Çünkü en önce, Washington’da çoktan süngüsü düşmüş "yeni muhafazakárlar"ın yumurtladığı ve hayal bile sayılamayacak olan o BOP projesi bugün hiç gündemde değildir.

 

 

 

Bırakın Ortadoğu’ya şekil vermeyi, kendi parti adaylarının dahi acımasız eleştirisine hedef olan Bush yönetiminin artık Cumhuriyetçilere seçim kazandırmaya bile mecáli yoktur.

* * *

KALDI ki, aynı bölgeye ilişkin olarak ABD’ye zaten hep mesafeli bakmış bir Türkiye, tam giderayak o Bush’un tongasına basar mı? Ankara diplomasisi bu kadar ahmak mıdır?

Bunu ancak ülkesine güvenmeyen ödlekler ve komplo teorisyeni meczûplar düşünür.

Dolayısıyla, hayır, Cumhurbaşkanı’nın bugün Beyaz Saray lideriyle gerçekleştireceği zirve Ankara’nın Washington’a "endekslendiği" anlamına gelmemektedir ve gelmeyecektir.

 

 

Biçime ilişkin eleştirilerde kısmi haklılık payı bulunsa dahi, temas öz itibariyle yakınlaşmadaki "sembolik bir taçlandırmadır" ve ancak bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Avam dokunulmazlar

8 Ocak 2008

 

 

 

 

  Avam dokunulmazlar


BAKIN, Prof. Nur Vergin’in, "Dindarlara çok baskı yapıldı" tezini eleştirdiğimiz için başımıza neler geldi?

Dün Vatan Gazetesi’nde yayınlanan bir mülakatta "elit klan"ın bir üyesi ilan edildik.


Türkçe’ye çevirirseniz, "seçkinci aşiret" üyesiyim yani.

Onu söyleyen de hem arkadaşım hem hocam Prof. Ünsal Oskay.

Bir başka ağır suçlama da hiç beklemediğim bir yerden geldi.

Milliyet Gazetesi yazarı Taha Akyol bizleri, Nur Vergin’i "linç etmekle" suçladı.

Neyle linç etmişiz? Taşla recm ederek mi?

Elimizde sopa vura vura mı, yoksa yağlı ipi boynuna geçirerek mi?

Hadi daha sofistikesine gidelim.

Elimizdeki kalemi silah haline getirip, hakaret, iftira, karalama ile mi?

Biz ne yaptık?

Nur Vergin, bu ülkede dindarlara çok baskı yapıldığını iddia etti.

Biz de bu sözlerin, ülkeyi 80 yıldır yöneten insanlara iftira olduğunu iddia ettik.

Onunki iddia ise, bizimki de en az onunki kadar saygıdeğer bir iddia değil mi?

Ama bakın bizler düşüncemizi söylediğimiz için anında "seçkinci aşiret", "linççi" ilan ediliverdik.

Demek ki bu ülkede biz "seçkinci aşiretin" karşısında "avam dokunulmazlar" varmış.

Onlar ne derse desin, ne iftira atarsa atsın, ağzımızı açıp tek kelime etmemeliymişiz.

Ne demokrasi ama değil mi...

* * *

Bir süredir eski TBMM Başkanı ve hükümetin önde gelenleri de dahil, bir zümre şunu tartışmaya açmaya uğraşıyor:

"Laikliği yeniden tarif edelim."

Ben de diyorum ki, madem bu ülkede dindarlara baskı yapıldığı iddia ediliyor, öyleyse gelin biraz da şu "dini tarif edelim".

Dikkat edin, "Yeniden tarif edelim" falan demiyorum.

Çünkü desem başıma gelecekleri şimdiden tahmin edebiliyorum.

Öyle derin felsefi, sosyolojik, teolojik tartışmalara girmeyeceğim.

Bana göre, din, bireyin bir "yaratanla" ilişkilerinin oluşturduğu inanç sistemidir.

Peki bazı arkadaşlarımızın "baskı" yapıldığını iddia ettiği Müslümanlık dininin, şart sayılan beş unsuru nedir?

Bir:

Namaz kılmak.

Bu ülkede namaz kılacağım diyen insana baskı yapan var mıydı ve var mı?

Cami mi yok? Cemaati yok desen anlayacağım da, cami yok diyen varsa, hemen dünyanın bütün Müslüman ülkeleri ile yapılmış karşılaştırmaları önüne korum.

Çok utanırlar. İftiralarının altında kalırlar.

İki:

Oruç tutmak.

Var mı engellemeye kalkan birisi, bir müessese?

Subayların neredeyse üçte ikisinin oruç tuttuğunu biliyoruz.

Gelin ramazan ayında Hürriyet Gazetesi’nin yemekhanesine bakın.

Üç:

Hacca gitmek.

Evet bir engel var. Her isteyen gidemiyor. Onu da Türkiye değil, kota koyarak Suudi Arabistan yapıyor.

Dört:

Fitre ve zekát vermek.

Vereceğim diyeni, vereni çok biliyorum da, "Verme" diyenine hayatımda hiç rastlamadım.

Ve kelimei şahadet getirmek.

Gazete arşivleri önünüzde.

Çoğu dijitale geçirildi.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kelimei şahadet getirdiği için baskı uygulanmış bir tek örnek var mı?

Peki öyleyse, bir dinin beş şartının hiçbirine baskı uygulamayan bir cumhuriyet, dinin nesine baskı uygulamış?

* * *

Bu konuyu daha çok tartışacağız.

Kimse "linççi", "seçkinci aşiret" falan gibi suçlamalarla beni caydıramaz; korkutamaz.

Ben cumhuriyet çocuğuyum. O cumhuriyetin devletinin verdiği bursla yurtdışında okudum.

Ona atılacak iftiralara karşı çıkmak görevimdir.

Şimdi meydan okuyorum.

Madem bu ülkede dindarlara baskı yapılıyor diyorsunuz.

Öyleyse gelin, bu baskıyı kimler yapmış olabilir, onu da tartışalım.

Bakalım nasıl bir bilanço çıkıyor.

Stratejik ortaklıkta iman tazeleme buluşması!


Hasan Cemal
h.cemal@milliyet.com.tr


Stratejik ortaklıkta iman tazeleme buluşması!


Washington'a Cumhurbaşkanı olarak son ziyareti Demirel yaptı 1996'da. On iki yıllık bir aradan sonra bugün Cumhurbaşkanı Gül Beyaz Saray'da

 

Başkan Bush'la buluşuyor.


Bu arada, Başbakan Erdoğan'ın ziyaretinden daha iki ay sonra bu kez Abdullah Gül'ün Washington'a gitmesini gereksiz bulanlar var.
Olabilir.


Ama bu ülkenin adı Amerika!


Dünyanın tek süper gücü...


Böyle olunca da, dünyada hangi ülkenin başkanı ya da başbakanı fırsat yakalarsa, bunu değerlendirip Washington'a gitmekten geri kalmıyor.
Ayrıca, Başbakan Erdoğan'ın 5 Kasım ziyareti tek bir hedefe odaklanmıştı:
PKK ve Kuzey Irak...


Gül'ün Bush'la Beyaz Saray randevusuna gelince, PKK'ya karşı mücadele konusu da dahil olmak üzere çok daha geniş bir yelpazeyi kapsayacak. Bu görüşmeyle ilgili olarak Dışişleri Bakanlığı'ndan bir diplomatik kaynak şöyle dedi:
"Türk-Amerikan stratejik ortaklığında bir 'iman tazeleme' deyişi de kullanabilir Beyaz Saray'daki Gül-Bush buluşması için..."
Türk-Amerikan ilişkileri konusunda çok şey söylenebilir.
Ama bir nokta ortaktır:


Her iki ülke de birbiriyle ilişkilerini iyi tutmanın ve geliştirmenin gerekli olduğuna inanıyor.
Yılların deneyimi böyle.


İlişkiler inişli çıkışlı bir rota izlemiş de olsa, bugün her iki ülke de birbirinin değerini daha iyi anlamış durumdalar.
Türk-Amerikan ilişkileri son olarak 1999'da zirve yapmıştı. Amerika'nın Kosova müdahalesi, Apo'nun Türkiye'ye paketlenmesi ve Başkan Clinton'ın Türkiye'ye deprem ziyareti ve TBMM'de yaptığı konuşmayla ilişkiler ve Türk kamuoyundaki Amerika algısı olabilecek en iyi yere gelmişti.
Sonra iniş başladı.


2003'de önce 1 Mart Tezkeresi'nin reddi, sonra Çuval olayı, Amerika'nın Irak işgali ve PKK konusundaki kayıtsızlığıyla birlikte Türk-Amerikan ilişkileri tarihinin en dip noktasına vurdu.


Sonra yeniden çıkış başladı.
Ama kolay olmadı bu süreç.


Başkan Bush yönetiminin Irak politikasında iflas bayrağını çekmesi, Washington'un Türkiye'ye ve bölgeye yeniden daha gerçekçi bir gözle bakmasına yol açtı. Kendi başına buyruk, tek taraflı politikalarla yol alamayacağını gören Washington'da, Amerikan yönetiminde Neo-Con çılgınlık törpülenmeye başladı.


Amerika'nın Balkanlar'dan Kafkaslar'a, Afganistan'a kadar uzanan, İran, Irak, Suriye, Filistin, Hazar Havzası ve Körfez'den (yani 'enerji güvenliği'nden) oluşan 'sorunlar coğrafyası'nda Türkiye'nin vazgeçilmez ağırlığı ya da diplomatik ve askeri kapasitesi, Washington'da Ankara'ya bakışın gözden geçirilmesiyle sonuçlandı.
Bu arada, Washington'la görüş ayrılıklarına neden olan İran, Irak, Kerkük, Suriye, Filistin gibi bazı konularda daha çok Ankara'yı şöyle ya da böyle haklı çıkaran gelişmeler de, Amerikan yönetiminin tutumunun olumlu yönde değişmesine ve Türkiye'ye daha çok kulak verilmesine yol açtı.
Bu arada ilginçtir:


Washington'da Ermeni tasarısı ile başlayan Türkiye tartışması da sonunda öyle bir noktaya geldi ki, Türkiye'nin bu bölgede bir yana itilemeyecek, vazgeçilemeyecek bir ülke olduğunu bir kez daha kayda geçirdi ABD'de.
Ayrılık noktaları elbette kaldı.


Ama törpülendi, yumuşadı.


Ve iki taraf, bu ayrılıklarla bir arada yaşayabileceğini de gördü.
Türkiye, İran'ın nükleer silaha sahip olmasına karşı çıkmakla birlikte, bu ülkenin izole edilmesinin yanlış olacağını, Tahran'la diyalog kapısının açık tutulmasını baştan beri savundu.


Suriye için de benzer yaklaşımı benimsedi Ankara. Suriye'nin İran'a itilmesinin hata olacağını her zaman söyledi. Lübnan'da, Filistin'de, Irak'ta barış ve istikrarın Suriye'yi dışlayarak mümkün olamayacağını savundu. İzolasyon politikasıyla Suriye'de rejim değişikliği yapmaya kalkışmanın ise istenenin tam tersi sonuç vereceği Washington'a sürekli söylendi.
Irak'a gelince...


Özellikle Sünnilerin merkezi yönetime dahil edilmesi ve Kerkük referandumunun ertelemesi konularında da Washington'un ikna edilmesi yolunda önemli çaba sarfetti Ankara...


Listesi daha da uzatılabilecek olan bu konularda zaman ve gelişmeler, Washington'un Ankara'ya daha çok kulak vermesiyle sonuçlandı.
Ancak, Türkiye'nin Kuzey Irak ve PKK konusundaki diplomatik ve askeri kararlılığı, Bush yönetiminin tutum değişikliğinde belirleyici rol oynadı denebilir. Türk Dışişleri'nden diplomatik bir kaynağın deyişiyle:
"Kuzey Irak'tan sızıp 15 askerimizi şehit etti PKK... Artık lamı cimi yoktu. Amerika, buna rağmen bize elini uzatmasaydı, herşey bitmiş olacaktı. Ama sonunda bu gerçeği idrak ettiler. Böylece Erdoğan'la Bush'un 5 Kasım buluşması ve Beyaz Saray'da PKK'nın ortak düşman ilan edilmesiyle ilişkilerde yeni bir çıkış yakalanmış oldu."


Aynı kaynak şöyle devam etti:


"Kısacası, Erdoğan'ın ziyareti istenenin elde edildiği tek sorun odaklı bir geziydi.

 

 

Cumhurbaşkanı Gül'ün bu ziyareti ise tamamlayıcı bir gezi.

 

Ya da iki tarafın stratejik ortaklık konusunda iman tazelemesi..."

Baskın Oran'dan milliyetçilik dersi

 

 

Baskın Oran'dan milliyetçilik dersi

AA
Yeni Haber

 

22 Temmuzda yapılan seçimde İstanbul 2. bölgeden bağımsız milletvekili adayı olan ancak seçilemeyen Prof. Dr. Baskın Oran,

 

Diyarbakır'daki patlamanın terör örgütü tarafından üstlenilmesiyle ilgili olarak

 

 

''Çocukların ölmesine neden olan bomba atılıyor, (Biz bunu askeri otobüs geçecek) diye atmıştık' diyorlar''

 

 

dedi.

Bazı ''Sivil Toplum Örgütleri'', grup toplantısına katılarak DTP'ye desteklerini dile getirdiler.

 



DTP Grup Başkanvekili Selahattin Demirtaş, bu çerçevede ilk sözü Baskın Oran'a verdi. Demirtaş, Prof. Dr. Oran için,

 

''Bir milletvekili olarak aramızda olması gerekirken, kaderin cilvesi nedeniyle aramızda bulunmayan Baskın Oran'ı kürsüye davet ediyorum''

 

ifadesini kullandı.

 

Kürsüye gelen Oran, bu sözlere atıfta bulunarak,

 

''iki ailenin kızıyla ilgili aklına bir fıkra geldiğini, ancak bu kürsüden bu fıkranın anlatılamayacağını''

 

söyledi.

Meclise gelememesini

 

''kaderin cilvesine'' bağlayan Demirtaş'a teşekkür eden Oran, buraya çay kahve içmeye gelmediklerini belirtti.Milliyetçiliğin, her yerde başını alıp

 

gittiğini savunan Oran,

 

''Biz sizi Türk milliyetçiliğine karşı desteklemeye geldik.

 

Yalnız bir milliyetçiliğin bir günden bir güne, bir başka

 

milliyetçilikten hiçbir farkı yoktur.

 

Biz sizi aynı zamanda Kürt milliyetçiliğine karşı desteklemeye geldik''

 

dedi.

 



Oran, Kürt dernekleri ile yapılan toplantı sonrası kendisine yöneltilen ilk sorunun

 

''Kürtçe biliyor musun?''

 

olduğunu ifade ederek,

 

''Bu konuda çok

 

şey söylemek istemiyorum.

 

Çocukların ölmesine neden olan bomba atılıyor, biz bunu askeri otobüs geçecek diye atmıştık' diyorlar.

 

Uzun laf,

 

anlamayana söylenirmiş.

 

 

Özet olarak şunu söylüyorum; biz sizi her türlü milliyetçiliğin saldırısından, sabotajından ve sizi bir Türkiye partisi

 

olmaktan alıkoymaya çalışanlara karşı desteklemeye geldik''

 

dedi.

 

 

29 Şubatta Eğitim Derneği basım masraflarını karşılamayı kararlaştırdı.

 

 

komün video kolektifi tarafından Türkçe'ye çevirilmiştir.

 


--------------------------------------
more info http://en.wikipedia.org/wiki/The_Communist_Manifesto
--------------------------------------

 


Komünist Parti Manifestosu, Komünist Birliğin programı olarak, bu örgütün İkinci Kongresinin (Londra, 29 Kasım-8 Aralık 1847) talimatı uyarınca Marx ve Engels tarafından kaleme alındı.


Kongre hazırlıkları sürerken Marx ve Engels, nihai program belgesinin bir Parti Manifestosu biçiminde olmasına karar verdiler.

 

O dönemin gizli

 

dernekleri için olağan olan ve "Komünist İman Yemini Taslağı" ve Komünizmin İlkeleri'nde görülen ilmihal biçimi, yeni devrimci dünya görüşünün eksiksiz ve özlü bir biçimde açıklanması için, proleter hareketin amaçlarının ve görevlerinin etraflı bir biçimde formüle edilmesi için uygun değildi.

 



Marx ve Engels, kongrenin hemen ardından, Londra'da, Manifesto üzerinde çalışmaya başladılar ve bu çalışmalarını Marx'ın Brüksel'e döndüğü 13 Aralık'a kadar sürdürdüler. Dört gün sonra Engels'in de Brüksel'e gelmesiyle (17 Aralık) tekrar çalışmaya başladılar. Engels'in Aralık sonunda Paris'e gitmesinden 31 Ocak'taki dönüşüne kadar, Marx, Manifesto üzerinde tek başına çalıştı.

 



Komünist Birlik Merkezinin sıkıştırmalarıyla Marx, 1848 Ocak ayının hemen tamamını yoğun bir biçimde bu çalışmaya ayırdı. Ocak sonunda el yazması Alman İşçileri Eğitim Derneğinin Komünist Birlik üyesi ve Alman mültecisi J. E. Burghard'ın sahibi olduğu basımevinde basılmak üzere Londra'ya gönderildi.

 



Marx'ın el yazısı ile yazılmış 3. Bölüme ilişkin plan taslağı dışında Manifesto'nun elyazmaları kayıptır.

 



Manifesto'nun baskısı 1848 Şubatının sonunda bitti.

 

29 Şubatta Eğitim Derneği basım masraflarını karşılamayı kararlaştırdı.

 



Manifesto'nun ilk baskısı koyu yeşil bir broşürdü. Nisan-Mayıs 1848'de bir yeni baskısı yapıldı. Bu baskı 30 sayfa tutuyordu ve birinci baskıdaki tashih hataları burada düzeltilmiş ve noktalama da geliştirilmişti. Bu metin daha sonraki onaylı basımlar için Marx ve Engels tarafından esas alınmıştır.

 

1848'in Mart ile Haziran ayları arasında, Manifesto, Alman mültecilerine ait demokratik bir gazete olan Deutsche Londoner Zeitung'da basıldı.

 

Manifesto'yu öteki Avrupa dillerinde yayınlama girişimleri daha o yıl başladı. Danimarka, Polonya ve İsveç dillerindeki baskıları 1848'de çıktı.

 

 

O sırada yapılan Fransızca, İtalyanca, ve İspanyolca çevirileri yayınlanmadı. Nisan 1848'de, o sıra Barmen'de bulunan Engels, Manifesto'yu

 

İngilzce'ye çevirmekteydi. Ama ancak yarısını çevirebildi. Manifesto'nun Helen Macfarlane tarafından yapılan ilk İngilizce çevirisi ancak yıllar sonra,

 

Haziran ve Kasım 1850 tarihleri arasında, çartist bir yayın organı olan The Red Republican'da yayınlandı.

 

 

Bu yayın organının editörü Julian Harney, bu yayına yazdığı önsözde ilk kez olarak Manifesto'nun yazarlarından sözetti.

 

Bundan önce çıkan baskılarının hiç birinde ve daha sonraki birçok baskılarda yazarların isimleri yoktu.

 

Proletarya'nın kurtuluş savaşımının 60'larda ve 70'lerde gösterdiği gelişme, Manifesto'nun yeniden basılmasını gerektirdi.

 

 

1872 yılında bir-iki küçük düzeltme ve Marx ve Engels'in 1871 Paris Komünü deneyiminden çıkardıkları bazı sonuçları içeren bir önsözle birlikte yeni bir Almanca baskısı çıktı.

 

Bu ve bundan sonraki Almanca baskı (1883 ve 1890) Komünist Manifesto başlığını taşıyordu. 1870'de Manifesto Amerika'da ilk kez Woodhull Claflin's Weekly'de yayınlandı.

 

 



Mikhail Bakunin'in yaptığı ve bazı tahrifatları içeren ilk Rusça baskısı 1869'da Cenevre'de çıktı. Bu baskıdaki hatalar, Georgi Plehanov'un çevirmiş olduğu ve Marksizmin Rusya'da yayılmasına büyük önem veren Marx ve Engels'in özel bir önsöz yazmış oldukları 1882 Rusça baskıda giderilmiştir.

 

Marx'ın ölümünden sonra Manifesto birkaç kez daha basıldı. Engels bunların hepsini okumuş ve 1883 Almanca baskıya ve Samuel Moore'un çevirdiği ve kendisinin de ayrıca gözden geçirip notlar eklediği 1888 İngilizce baskıya önsözler yazmıştır.

 

1888 İngilizce baskı Manifesto'nun İngiltere'de, Birleşik Devletler'de ve SSCB'nde daha sonra yapılan birçok İngilizce baskısında temel alınmıştır. 1890'da Engels yeni bir Almanca baskı hazırladı, buna bir önsöz yazdı ve birkaç not ekledi.

 

 

1885'de Le Socialiste, Manifesto'nun Marx'ın kızı Laura Lafargue'in yaptığı ve Engels'in okuduğu Fransızca çevirisini yayınladı.

 

Engels ayrıca 1892 Lehçe, ve 1893 İtalyanca baskılara da önsözler yazmıştır.

 



( Komünist Manifesto, açıklayıcı notlar, sol yayınları)

 

Komünist Manifesto'nun tamamini okumak icin tiklayin:

 


http://www.marxists.org/turkce/m-e/1848/manifest/kpm.htm

 

 

YİRMİNCİ ÂSIR TARİHİ

HTTP://ENFLASYONCANAVAR.BLOGGUM.COM

1 CENT 1 KURUŞ

sosyalgüvenliği tam TÜRKİYE

1 DOLAR 1 TÜRK LİRASI NOKTA KADAR MENFAAT İÇİN VİRGÜL GİBİ EĞİLME Nano-Quote: "Any intelligent fool can make things bigger, more complex and more violent. It takes a touch of genius-and a lot of courage-to move in the opposite direction." -Albert Einstein Nano-TERCÜMESİ: . "herhangi bir zeki enayi, daha şiddetli ve daha fazla complex, daha büyük şeyleri yapabilir". Yöne tamamlayan bir rol'de de çok cesaretle hareketi ve geniusun bir dokunmasını tutar. . Albert Einstein. "konuş TÜRKİYE ve veya İsmet Özel'i okuma klavuzu" Aşk üçgeni olmayan bir film görmedim ben. Bu üçgende x, y'ye; y, x'e; z'de x'e aşık olur genelde. Bazen, senaristler işi o kadar karıştırır ki, bazı aşklar dörtgene kadar varabilir. Hayır grup seksten bahsetmiyorum. Hatırla Sevgili'de var böyle bir aşk dörtgeni mesela. Ahmet, Mişen'e; Yasemin, Ahmet'e; Necdet, Yasemin'e; Leyla da, Ahmet'e aşık bu dizide. Sonra Ahmet Mişen'den cayıp Yasemin'e aşık oluyor. Tabii bu tür durumlarda, aşk kare olmaktan çıkıp aşk yamuğuna dönüyor iş. Senaristlerin işi çok fazla karıştırdığından şikayet etmiştim. Aslında ne kadar karışık olabilir ki, geometri; "Karenin çevresi kenarların toplamıdır" şeklinde ne de olsa formülü var, formülleri var. Ama gel gör ki, aşkın formülü yok. İki kişinin ilişkisi bile yeni bir kişilik oluştururken, yani her ilişkinin kendisine göre karekteristiği varken; ki, ben bu yüzden hiç bir, ideal ilişki vaat eden kitapları okumazken, nasıl böyle aşksal üçgenlere, dörtgenlere kadar senaryo yazıyorlar? Nerden alıyorlar bu cesareti? Arkalarında kim var? Kim varsa ben de, yaslanmak istiyorum da ben... Şaka bir yana, konumuza dönelim: "Doğrusal Aşk". Nedir doğrusal aşk? İki nokta arasındaki düz bir çizgi, doğrusal bir çizgidir. O zaman da, doğrusal aşk, iki kişi arasındaki aşktır. Ve doğru bir çizginin sonsuza kadar uzaması gibi, doğrusal bir aşk da sonsuza kadar uzanabilir. Ne kadar romantiğim? Romantikliği es geçersek, ya kardeşim! ben, x'in y'ye; z'nin, f'ye; k'nin, n'ye aşık olduğu ve her şeyin nizami bir şekilde devam ettiği, çiftlerin eşli okey oynadığı, aşk üçgenleri olmadan bir filmi ölmeden izleyemeyecek miyim? Göremezsem ben ne yapacağımı biliyorum. Elimi hiç kaldırmadan çizdiğim bu şekile, ve belirttiğim harflere birer isim verip öyle bir aşk geometrisi oluştururum ki, bir daha kimse aşk senaryosu falan yazamaz. Senaristler size sesleniyorum. KELEBEK ETKİSİ Kelebek Etkisi, bir sistemin başlangıç verilerindeki ufak değişikliklerinin, büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen isimdir. Bu kuramı ilk olarak 1963 yılında meteorolog Edward N. Lorenz adlı bir bilim insanı, bilgisayarında hava durumlarıyla ilgili hesaplar yaparken bulmuştur. Edward N. Lorenz, ilk hesaplamasında 0,506127 sayısını başlangıç verisi olarak kullanmış; ikinci hesaplamada ise, ondalıksayı temsillerindeki (binler basamağı sonrasındaki değerleri) çıkararak 0,506 sayısını kullanmıştır. İki sayı arasında sadece-ve-sadece yaklaşık 1/1000 (binde bir), yâni bir kelebeğin kanat çırpmasının yarattığı rüzgârla eşdeğerde fark olmasına rağmen, süreç içindeki ikinci hesabın, birinci hesaba karşın çok daha farklı neticeler verdiğini bulgulamıştır. Elbette ki, Lorenz'in sanal dünyasında geçerli olan kurallar Newton'un kanunlarından yola çıkarak kurulmuş deterministik kurallardır. Lorenz, ilk başta bu deterministik sistemi anlamayı başarırsa, atmosfer olaylarını da belli bir yaklaşıklıkla anlayabileceğini ve de tahmin edebileceğini düşünüyordu. Yaklaşık aynı tarihlerde Von Neumann adlı diğer bir bilim insanı da Yüksek Araştırmalar Enstitüsü'nde benzer bir düşünceyle atmosfer olaylarını anlamaya çalışıyordu. Von Neumann da, atmosferin deterministik bir modelini kurarak hava durumuna istediği gibi müdahâle etmek amacını gütmekteydi. Von Neumann'a göre hava hareketleri deterministik bir sistemdi ve yeterince güçlü bir bilgisayar ve yeterli sayıda gözlemle pekâlâ bu sorunun üstesinden gelinebilirdi. Ancak o tarihlerde bilgisayarların gücü ve kapasitesi yetersiz olduğu için Von Neumann, öncelikle daha güçlü bilgisayarlar geliştirmeye ağırlık vererek bir başka açıdan bu kurama katkıda bulunuyordu. Lorenz ise, kendi sistemini biraz daha incelediğinde sadece 3 denklemin hava olaylarını taklit etmeye yeteceğini görmüştü. Basitleştirilmiş denklemlerini daha iyi yorumlayabilmek için bir başka yöntem geliştirdi. Sonunda, normalde sayılardan oluşan çıktıyı (çizelgeyi) bir yazıcı ile görünür hâle getirmeyi başardı. Böylelikle atadığı herhangi bir parametrenin zamanla nasıl değiştiğini bir bakışta görebiliyordu. Lorenz 1961 yılında, bu ardışık dizilerden birini ayrıntılarıyla incelemeye karar verdi. Bunu görebilmek için ise tüm sistemi baştan başlatmak yerine ortalardan bir yerden başlattı. Makineye başlangıç değerlerini yükledi bir saat kadar sistemi çalışması için serbest bıraktı. Bir saat sonra çıktılara baktığında ise hiç beklemediği bir durumla karşılaşmıştı..! Sistem bir öncekinden çok daha farklı bir çıkış üretmişti! Bu duruma oldukça şaşıran Lorenz, ilk başta bilgisayarındaki vakum tüplerinden birinin yandığını düşünmüş, ancak teknik bir aksama olmadığını görünce, kısa bir süre sonra şok edici gerçeği fark etmişti. "Kelebek Etkisi" ya da Başlangıç koşullarına hassas bağımlılık. Lorenz, altı haneli kesirli bir sayı olan başlangıç değerini (0,506127) değil de, sadece üç basamak olarak (0,506) girmiş ve doğal olarak, binde birlik bir farkın sistemi o kadar da etkileyemeyeceğini düşünmüştü. Aslında bu varsayım akla uygundu, çünkü geleneksel (Deterministik) fizikte, girişteki ufak değişimlerin çıkışta da ufak değişimlere yol açacağı düşünülmekteydi. Kural olarak, neredeyse doğru bir girişe karşın, yine neredeyse doğru bir çıkış elde edilmeliydi. Oysa Lorenz'in sistemindeki simülasyona göre hava akımlarındaki bu önemsiz değişiklikler çok büyük doğal felâketlere dönüşebilmekteydi. Lorenz, Kelebek Etkisi adını verdiği bu durumu, sonunda doğru analiz ederek meteorolojik olayların tahmin edilemeyecek kadar karmaşık olduğunu betimleyen bir makale yazdı. Doğal olarak, Von Neumann bu görüşe karşı çıktı. Ancak, onun çalışmalarıyla hayat bulan bilgisayarlar ve yazılım teknolojisi ilerledikçe, tüm veriler ve bulgular, bir kez daha Lorenz'in haklılığını hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koyuyordu. Bu süre içinde, Kelebek Etkisi'ne teknik bir isim de verilmişti: Başlangıç koşullarına hassas bağımlılık. Lorenz'in 1963'de yayınlanan orijinal araştırmasında; ilk başlarda, bir martının kanadını çırpmasının hava durumunu sonsuza dek değiştireceğinden bahsedilmekteydi. Daha sonra verdiği konferanslarda ise Lorenz, martıyı daha romantik olan kelebek imgesiyle değiştirdi. Çünkü, aşağıdaki resim, Lorenz Differensiyal Denklemleri'nin AB-3 metodu kullanarak simule edildikten sonra, x ve z eksenlerinin birbirine karşı çizilmesi sonucunda elde edilmiştir. Doğal olarak bu sonuç çizelgesi, birçok kişi tarafından bir kelebeğe benzetilmekteydi. Bu nedenle bu kuramın adı, yaygın kullanımıyla "Kelebek Etkisi" adıyla bilim çevrelerinde de kabul gördü. ADMİNİSTÖR, MODERATÖR, EDİTÖR STATÜKOSU !!! MEDYANIN İNTERNETTE YAPILANMA PROJESİ 100 ADMİN HUSÛSİ-YETİ ! 1-)Admin ezeli ve ebedidir.! 2-)Admin her zaman her kosulda haklidir.! 3-)Admin söyledigi sözün arkasindadir 4-)Admin kâti ve disiplinlidir. 5-)Admin digerlerinden farklidir öyle olmak zorundadir. 6-)Admin OnuR u ilkeleri ve karizmasi için yasar 7-)Herkes admine karsida olsa o bildigini yapar.! 8-)Admin yalan sölemez sölemisse mutlaka bir bildigi vardir veya yanlis anlasilmistir.! 9-)Admin haksizlik yapmaz yapsada herkese yapmistir. 10-)Admin çok iyi çok tatli bir insan degildir. 11-)Admin polistir hirsizlar oldukça ortaya çikar. 12-)Adminin amaci hapse atmak degil; disarda olanlari korumaktir. 13-)Admin sivilken en sevdigi arkadasi olan birine,gerçekten haketmiyorsa görevdeyken ona yetki vermez. 14-)Admin haksiz oldugunu anlasada bunu kabul etmez 15-)Kabul etse bile bunu dogrudan söylemez. 16-)Admin rezil olmaz.Bir sekilde olayi çevirir. 17-)Adminin dedigi dediktir asla kararindan asla dönmez. 18)Adminin cevaplayamacagi soru olmaz. 19)Bilmedigi bir soru varsa bos birakmaz.Bir sekilde yanitlar. 20-)Admin her durumda lafi çok iyi çeviren lehine döndüren kisidir. 21-)Admin çok konusmaz. 22-)Admin lüzümsüz muhabbetler içine girmez 23-)Admin karizma sahibidir bunu korumalidir. 24-)Admin kisa ve net konusur 25-)Admin kurallar dahilindede olsa kendine laf söyletmez 26-)Admin kurallari kendine göre degistirir. 27-)Adminin bulundugu yerde kanun o dur. 28-)Admin baska bir yere normal kullanici olarak gitmez. 29-)Admin ona ihtiyaç duyuldugu için vardir. 30-)Admin bir samuray gibi onuru için ve bir asker gibi baskalari için yasar. 31-)Admin için zaman ve yer kavrami yoktur. 32-)Admin kendi karizmasina yakismaycak basliklar açmaz 33-)Admin sirnasmaz gayri ciddi eylemler yapmaz. 34-)Admin kim olursa olsun herkesi kullanici olarak görür 35-)Admin baskalari bir sey istedi diye bir sey yapmaz kendisi istedigi için yapar. 36-)Admin asla görevini birakmaz.Mücadelesini sürdürür. 37-)Admin resmi ve diplomatik bir dil kullanir... 38-)Admin asik olmayan asik olunan adamdir. 39-)Admin gizlidir saklidir içini kimse bilmez. 40-)Admin disariya kendini anlatmaz. 41-)Gücü otoriteyi simgeledigi için Adminin rengi siyahtir. 42-)Admin alay konusu olamaz.Gülünür ve dalgaya alinirsa admin yaptirim uygular. 43-)Admin dün kabul etmedigi bir seyi bugün etmisse o simdi uygun oldugu içindir. 44-)Admin gerekirse herkesin önünde kullaniciyi azarlar. 45-)Admin geldiginde herkes hazir ol vaziyetinde olmalidir 46-)Admin karsisinda laubali olunmaz bacak bacak üstüne atilmaz sakiz çignenmez. 47-)Adminin resmi,fotografi yoktur o gizlidir. 48-)Admine özel soru sorulmaz 49-)Admin magazinden nefret eden adamdir 50-)Admin güç sahibidir.bunu uygulamaktan çekinmez. 51-)Admin gerekirse pire için yorgan yakar herkesi bir kisi için karsisina alir. 52-)Admin tartismalarda her zaman üstündür.Ezilir veya sikisirsa yetkisini kullanir 53-)Admin gizli olarak siteye gelmez.Aleni olarak gelir; herkes onu görür. 54-)Admin varken onun adina kimse konusamaz. 55-)Admin kardesini arkadasini kayirmaz 56-)Admin hiç bilmesede bir bilene danismaz. 57-)Admin kullanicidan yardim istemez.Soru sormaz. 58-)Admin rica etmez emreder. 59-)Admini harbi insandir dogrudan dobra dobra konusur. 60-)Admin yetenekleri olanlarin oldugu bir görevdir yetenek yoksa asla olunmaz. 61-)Adminler özel insanlardir herkes admin olamaz 62-)Gerçek bir admin yetki tutkunu insandir. 63-)Yönetilmeyi sevmeyen yönetmek isteyenler admin olabilir 64-)Adminlik bir sanattir. 65-)Admin herkese yetki vermez.Verirse degeri azalir 66-)Bir modlugu bin kisi ister bir kisi alir.O bir kiside adminin zorlu testinden geçer onayini alir 67-)Admin sevgiliside olsa haketmiyosa ona yetki vermez. 68-)Admin isle arkadasligi birbirine karistirmayan insandir 69-)Admin profosyoneldir amatörce hareket etmez 70-)Admin gülmez aglamaz heyecenlanmaz sakin ve temkinlidir 71-)Admin ileri görüslüdür.Gelecegi düsünür 72-)Admin hazirliksiz yakalanmaz. 73-)Admin stratejiktir her zaman bir B plani vardir.istisnai durumlarda var gibi davranir. 74-)Adminin haberi olmadigi bir olay veya gelisme yoktur 75-)Admin herseyi herkesden önce bilendir. 76-)Admin sölenmeden sölenmek istenileni anlayan ve çoktan çözmüs olan insandir 77-)Admin pes etmez.Pes etmeme gibi çabasi oldugunuda belli etmez. 78-)Admin statukocudur. 79-)Admin Yenilik yapsa bile bunu kendi kisiligi için yapmaz.Sadece site için yapar. 80-)Adminin her zaman bir bildigi vardir. 81-)Admin unutmaz sadece hatirlamak istemez. 82-)Admin yanlis anlamaz.Karsi taraf yanlis anlatiyordur. 83-)Admin gürültü kavga sevmez. 84-)Admin herkesin fikrini dinler yine bildigini yapar. 85-)Admine iki sor sorulmus ve eger bir tanesinin yanitini bilmiyosa bildigi soruyu cevaplayip digerini unutturur. 86-)Admin sikismaz.Sikistirilirsa ordan kurtulmayi becerir. 87-)Admin polemige gimez.Girdi gibi görünmüsse olayi bitirmek içindir. 88)Admin hep son sözü söler. 89-)Son gülen hep admindir ama bunun nedeni adminin geç anlamasi degil otoritesidir. 90-)Admin bir gece sessiz sedasiz kimseye sormadan yetkileri alan insandir. 91)Admin duygusal konusmalar yapmaz. 92-) admin asla bu isaretleri kullanmaz 93-)Admin idealisttir. 94-)Admine göz yaslarina bogulmus bir kizin sözleri bile tesir etmez. 95-)Bir admin modunu herkesin içinde azarlamaz.BU MOD için degil kendisi içindir.Bu durum kendisine zarar verir. 96-)Bir admin baska bir adminle herkesin önünde tartismaz. 97-)Adminin kendisi gibi admin olanlarla girdigi özel bir yönetim odasi vardir. 98-)Admin ani ve radikal kararlar alan insandir. 99-)Admin gelene hosgeldin gidene güle güle der.Kimseye taviz vermez 100-)Admin olunmaz Admin dogulur..