|
Askerlik,
savaşmanın mesleğidir.
Savaş da, bir ‘yabancı’ ülkeye karşı yapılır.
Bu
nedenle, böyle olmayanını
ayırt edebilmek için ‘iç’ savaş gibi
terimler
kullanıyoruz.
Birkaç zamandır kamuoyunun ilgisini üzerinde toplayan ‘Destek Planı’ ya
da tam adıyla söyleyecek olursak, ‘Bilgi Destek Faaliyeti Eylem Planı’,
Türkiye’de ordunun dikkatinin büyük kısmının ‘dış’a, bir veya birkaç
‘yabancı ülke’ye dönük olmadığını, ‘İç’e, Türkiye toplumunun kendisine
dönük olduğunu ve ‘yönetme’ sorunsalı üzerinde odaklandığını gösteriyor.
Dünyada orduların ‘yönetme’ sorunsalına tamamen uzak, yabancı kaldığını
söyleyemeyiz. Yakın tarih, ‘medeni’ sayılan ülkelerde değil ama geri
kalmış dünyanın birçok ülkesinde askerî darbe örnekleriyle dolu. Latin
Amerika askerî darbenin neredeyse ‘kronik’ bir olay haline gelmesiyle
tanınan bir bölgeydi (ama artık orada da, yıllardan beri, yeni bir
darbe olmuyor).
Gene de, ülkesini her durumda,
‘hazerde ve seferde’ yönetme
fikrini
değişmez bir fikir olarak
zihnine yerleştirmiş, bundan bir
an
vazgeçmemeye kararlı ve
kendine ait saydığı bu ‘Hak’kı hiç
kimse ile
paylaşmama konusunda
da dediği dedik bir ordu bulmak
zordur.
Ulus-devletin ordu eliyle
kurulduğu erken örnekler
Almanya ve Japonya;
buralarda
uzun zaman ordu kendini önemli
siyasi kararların biricik
sahibi gibi
gördü
(ve bunun sonucunda
ülkesini yıkıma ve felakete
sürükledi).
Uzun zamandan beri her iki
ülkede de ordu medeni ülkelerde
gördüğümüz işbölümü içinde
kendisine tanınan yere döndü.
Bundan bir
şikâyeti yok ve ülkeyi yöneten sivillerin hizmetinde
görevini yapıyor.
Onlardan sonra başka toplumlarda da ordunun benzer bir rol oynamaya
hevesli olabildiğini gördük.
Pakistan ve Myanmar hemen aklımıza gelecek
örneklerden.
Herhalde ikisinin de herhangi birine bir ‘model’ gibi
görüneceğini düşünemeyiz.
Türkiye’de askerin her zaman dünya demokrasilerinde yadırganan bir
ağırlığı olmuştur. Bu ağırlık demokrasilerde yadırgansa da Türkiye’de
alışıldığı için sivil siyasi kadroların pek fazla itiraz etmeden
benimsediği bir şey haline gelmiştir.
Ama zaten Anayasa’daki ‘Milli
Güvenlik Kurulu’ gibi kurumlar, bu ağırlığı kurumlaştırmıştır.
Öyleyse, daha ne? Nedir yetmeyen? Sözkonusu belgede geçen şu ibarelerin anlamı ve gereği nasıl açıklanır?
‘Kamuoyunun TSK’nın hassasiyet gösterdiği konularda kendi çizgisine
getirmek, TSK hakkında yanlış fikirlerin gelişmesine mani olmak...’
‘TSK’nın milli değerlere gerçek anlamda sahip çıktığı mutlaka
gösterilecektir...’ ‘TSK’nın çağdaşlaşmanın, bilimsel ve toplumsal
gelişmenin öncüsü olduğu, demokratik değerleri çağdaş düzeyde yaşatan
bir kurum olduğu, gelişmiş toplumların ordularının seviyesinde
bulunduğu, topluma öncü olma konumunu sürdürdüğü... halk tarafından en
fazla desteklenen kurum olduğu...’
‘...müzeler...
TSK’nın tarihini
yansıtan ve diğer ordulardan farkını ortaya koyan...’
‘TSK görüşlerinin kamuoyuna ve ülke yönetiminde etkin olan kişi ve kurumlara iletilmesi temin edilecektir...’
Böyle akıp gidiyor. Bu satırlarda ‘biz yöneteceğiz’, ‘kamuoyunu kendi
çizgimize getireceğiz’, ‘toplumun öncüsü biz olacağız’ iddia ve
uğraşlarının yanı sıra ve onlarla eşit ağırlıkta, ‘Bu konum elden
gidiyor mu?’ kaygısı da kendini hissettiriyor. Zaten bütün bu
‘yapacağız-edeceğiz’ faslı da o kaygının sonucu. Kaygının büsbütün
yersiz olduğu da ileri sürülemez doğrusu.
Çünkü bir ordu kalkıp da ‘Toplumun öncüsü benim’ diyorsa, bu dünyada
aklı başında, siyasetten ve sosyolojiden anlayan herkes öyle bir
toplumun pek matah bir toplum olmadığını anlar. Bir ordu tutmuş
‘bilimsel gelişmenin öncüsü benim’ iddiasında bulunmuşsa, kimse o
toplumun bilimine saygıyla bakmaz. Türkiye, doğrudur, uzun zaman bu
gibi yargıların epeyce geçerli sayılacağı bir toplum olarak yaşadı. Bir
toplumdan çok bir ‘kışla’ karakteri sergiledi. Ama neyse ki bu durum
artık değişiyor, toplum kışla olmaktan çıkıp toplum olmaya başlıyor.
Şüphesiz ki yaşanmış olan tarihin etkileri bugün dahi hissediliyor;
hissedildiği içindir ki insanlar oturup böyle raporlar, böyle belgeler
çıkarabiliyor ortaya. ‘Şu şu şu işleri şöyle şöyle yaparsak eski
konumumuzu koruyabiliriz’ diyorlar. Diyorlar ama, yukarıda söylediğim
gibi, bir yandan da kaygıdan geçilmiyor.
Dikkat neredeyse tamamen ‘içeriye’, iç siyasete dönük, demiştim. Bunu yapan da bu kaygı.
‘Düşman’ kavramı bile bu bağlama göre tanımlanmış belli ki. ‘TSK
karşıtı fikir ve eylemleri ile bilinen sanatçı ve yazarların
yıpratılması hedef alınacaktır’ diye bir cümle okuyorum. Hepsinin
içinde sanırım en korkuncu da bu.
Kastedilen şeyin örneklerini hiç bilmiyoruz, hiç görmedik demek mümkün
mü? Bir zamanın ‘andıç’ hikâyesi işte buydu. Bugünlerde de resmî
toplantı yapıp ‘Soros’tan para alıyor’ demek, medyadaki uşaklara bu
yolda yazı yazdırmak, kimin kiminle bağlantılı olduğuna dair deli
saçması şemalar yayımlatmak, iki günde bir rastladığımız olaylar. Tabii
o yukarıdaki cümlenin yakınlarında ‘Kanaat önderlerinin faaliyetlerinin
maliyetleri doğrudan veya dolaylı olarak karşılanmasına ihtiyaç vardır’
cümlesini de görüyoruz. Böyle bir ihtiyacın varlığından bizim de
şüphemiz yoktu.
Demokrasilerde ‘yönetim’ orduya verilmiş bir iş değildir. Bu gibi
yöntemlerle kamuoyunu şartlandırıp toplumda sultanızı sürerek, bir kere
‘ordu’ olmaktan çıkarsınız. Kendi toplumu içinde onu bunu yıpratmayı
hedef alan bir ‘ordu’ düşünülebilir bir şey mi? Bunların geçerli ve
yürürlükte olduğu bir ülke hakkında bir ‘Demokrasi’ olduğunu söylemek
mümkün mü?
‘Hedef kitle olarak tanımlanan siyasi ve etnik gruplarda ayrışmayı
desteklemek ve birliği bozmak maksadıyla bu grup içindeki bazı
kişilerle iletişim kurulacak, hedef kitlenin gücü azaltılarak TSK’yı
yıpratma çabaları etkisiz kılınacaktır.’ Şu cümlenin anlattığı faaliyet
tipini kendi ülkesindeki gruplara, kendi halkının oylarıyla seçtiği
politikacılara vb. uygulamaya hazırlanan bir ‘ordu’ normal insan
havsalasına sığar mı?
Nedir bu paranoya?
‘TSK’yı yıpratma çabaları’ diye karşımıza çıkan
temcit pilavı nelerden oluşuyor?
Yani, TSK içinde birileri böyle
çalışmalar ısmarlıyor, birileri de şu
satırlarda havası az çok
anlaşılan
çalışmalar yapıyor, bunlar hepsi normal, olması gereken
şeyler.
Öyle mi? Ama ‘böyle şey olur mu?
Bir ülkede ordu denilen kurum
böyle işler yapar mı?’
dediğinizde Kurumu yıpratmaya çalışan bir ‘ordu
düşmanı’ olacaksınız.
Değil mi?
Öyle.
Söylenen aynen bu. İnsanları
böyle bir şeye inandırmanın yolu
da, olsa olsa, ‘silah zoru’
dediğimiz nesnedir.
28.06.2008
|