|
Solculuk,
taa Mustafa Kemal’in “sahte komünist parti” açtırmasından bu yana
“devlet ve devlet yanlıları” tarafından hep kirletilmiştir.
Ciddi bir felsefi sisteme dayanan bu görüş, felsefi içeriğinden
boşaltılmış, Marxism’in öğrenilmesi yasaklanmış ve sadece politika
alanında kullanılan içi boş bir kavrama dönüştürülmüştür.
Bu anlamda, dinle solculuğun kaderi aynıdır.
Çünkü aynı oyun “dine” karşı da oynanmıştır.
Tasavvuftan, felsefi değerlerinden koparılan “din” de bu ülkede sadece
“şekil” şartlarına indirgenmiş, özünden ve ahlâkından uzaklaştırılmış,
politik bir silah haline getirilmiştir.
Tasavvufla Marxism arasındaki “tekliğe” dayalı benzerliği
tartışabilecek bir solcuyla dindar bulmakta çekeceğimiz zorluk bile bu
iki kavramın nasıl zihinlerde yer bulmasının engellendiğini bize
gösterir.
Kabaca ifade edersek, Marxism, bütün evrenin “atomlardan” yapıldığını söyler.
Her varlığın özü tekdir ve aynıdır.
Tasavvuf ise tüm kâinatı “tanrının” yansıması olarak görür.
Onun bakış açısına göre de hepimiz aynı ortak “kudretin” parçasıyızdır.
Biri “atom” der, biri “tanrı” ama ikisi de kâinatın ve hayatın tek bir “kaynaktan” çıktığına inanır.
Sonra ikisinin yolları ayrılır ve hayatın mekanizmasını kendilerine göre açıklarlar.
Marxism, hayatın nasıl değiştiğini merak eder.
Solculuk, bu anlamda bir “değişim bilimi” olma iddiasındadır.
Biraz “basitleştirilmiş” bir anlatımı tercih ederek söylersek,
Marxism’e göre hayatımızı değiştiren “üretirken kullandığımız
aletlerdir.”
Üretim aracının kağnı olduğu bir hayatla, insanların üretimlerini
buharlı makinelerle yaptıkları bir hayat birbirinden çok farklıdır.
Toplumun yapısı ve “sınıflar” kullanılan aletlere göre değişir.
Hayat da bu yüzden sürekli değişir.
Çünkü kullandığımız aletleri sürekli geliştiririz.
Bu aletlere kimin “sahip” olacağı konusundaki çatışmalar, toplumsal hareketliliği sağlar.
Sol felsefe, değişimin özünü açıklamaya uğraşırken, sol politika
“aletlerin” mülkiyeti konusunda “mülksüzleri” tutarak tavır alır.
Çünkü mülk sahipleri, sahip oldukları avantajları kaybetmek
istemediklerinden durumun “muhafaza” edilmesini sağlamaya uğraşırlar,
“mülksüzler” ise ezilmekten kurtulmak için şartların değişmesini
zorlarlar.
Marxism, sonunda “mülkün”, “sınıfın” ve “devletin” olmadığı bir yapının oluşacağını öngörür.
Eğer siz hayata ve politikaya böyle bakmazsanız, değişimin nasıl ve ne
yöne doğru olduğunu anlamaya uğraşmazsanız, bugün kullandığınız
aletlerin hayatı nasıl değiştirdiğine dair bir fikre sahip olmazsanız,
“işçi sınıfının” ortadan kalkmasının “mülk” kavramını nasıl
etkileyeceğini hiç düşünmezseniz, solculuğu “kabalaştırır” ve
zavallılaştırırsınız.
Solculuğu, “bir şeye karşı olma” düzeyine indirgersiniz.
Bir partiye, bir örgüte, bir sınıfa karşı
olmak, “solcu” olmak için yeterlidir sizin için.
Her neye karşıysanız, ona olan “düşmanlığınızı” öylesine kimliğinizin
parçası haline getirirsiniz ki, o “düşmanı” sonsuza kadar var olacak
sanır ve o andaki politik duruşunuzun değişmemesini savunmaya,
“tutuculaşmaya” başlarsınız.
Bugün birçok solcunun başına gelen budur.
Kendi kimliklerini “değişimle” değil de, bir “düşmanla” tarif etmeleri,
onları düşmanlarıyla birlikte var oldukları “sistemin” tutucu bir
parçası haline getirmiştir.
Felsefesiz bir politikanın esirleri olmuşlardır.
Benzer bir talihsizlik dindarların da başına gelmiştir.
Onlar da, parçası oldukları “özle” olan o kutsal ilişkilerini unutup, varlıklarını “düşmanlarıyla” tarif eder hale gelmişlerdir.
Hep birlikte parçası olduğumuz o “kudretle” kuracakları ilişki, o
kudrete duyacakları sevgi ve o kudretin bu dünyadaki “diğer”
yansımalarına gösterecekleri merhamet ve dostluk değil, “düşmana” karşı
duyulan öfke ve hiddet onların kimliği haline gelmiştir.
Dinin sadece inançtan ibaret olmadığını, bunun bir de “düşünce” yanı olduğunu tümden unutmuşlardır.
Konuşun Müslümanlarla, çoğu size tanrının şiddetini ve cezalandırma
gücünü anlatacaktır, kendisine benzemeyene karşı hissettiği “kuşkuyu ve
kızgınlığı” anlatacaktır.
İnsanın “kaderinin” değişmek ve daima “mükemmele” doğru ilerlemek olduğunu çoktan aklından çıkardığını gösterecektir.
Aynı o “felsefesiz” solcular gibi yaşadığı “anın” içinde donacak,
insanın ve hayatın değişmesinin ilahi bir emir olduğunu hiç
anlamayacaktır.
Solculuk da, din de, “felsefesinden” koptuğunda, “özünden” ayrıldığında
varabileceği tek nokta, “siyasetin” içinde öfkeyle dolu bir yandaş
olmaktır.
İkisi de hayatı anlayamaz.
Değişimi anlayamaz.
Sanırım, bugün Türkiye bu “kabalaşmayı” yaşıyor.
Solcuların ve dindarların büyük bir çoğunluğu, kendilerini bir “siyasi partinin” yandaşı ve karşıtı olarak tarif ediyor.
İki zihniyet için de çok önemli olan adalet duygusunu yitirmişler.
Dinin de solculuğun da içi boşalıyor, yalınkatlaşıyor.
Ve, bu iki kesim de hayatın özünü tam kavrayamıyor.
Birine göre “değişimin,” diğerine göre “kaderin” önünde engel olarak duran egemen güçlerin kimliğini merak etmiyor.
Ben Türkiye’nin bu “zihinsel” sığlığı aşmak zorunda olduğuna inanıyorum.
Gerçek solculara ve gerçek dindarlara ihtiyacımız var bizim.
Yoksa sahteleri boğup öldürecek bu ülkeyi.
28.06.2008
|